Göreceli kavramların göreceli oluşunu bir savunmaya dönüştürüp “Kime göre, neye göre?” gibi sorular soranlar, bu soruyu sormakta çok haklıdır. Ancak devamında şu soruyu da sormaları icap eder; “Peki ben hangi zümreden değer görmeyi arzu ediyorum ve o zümrenin ölçü anlayışı nasıl?

Bence bu hayatın gerekçeleriyle yüzleşebilmek adına iyi bir soru olur.

Bir insanın kendisine verilen değeri azaltmasının en garanti yollarından biridir ölçüsüzlük. Aşırılık ya da taşkınlık da diyebiliriz.

Buradaki sorun, ölçünün ne olduğu sorusunun çoğu zaman yanlış yerden ele alınmasıdır. Evet, ölçü görecelidir; fakat “ölçülü olma” kavramının göreceli olması, sınırsızca esnetilebileceği anlamına gelmez. Çünkü ne kadar istemesek de, değer görmek istediğimiz “öteki”nin gözü, çoktan bazı sınırları çizmiştir. Zira biz ötekinden değer görmeye talip olmuşuzdur.

Bu yüzden “Bu benim hayatım, kimse karışamaz, ölçümü kendim belirlerim.” diyen kişinin bunu demeye ne kadar hakkı varsa, ötekinin de “Ben senin gibi insanlara değer vermem.” deme hakkı vardır.

TERCİHLERİN SONUÇLARI VARDIR

Bu bir zulüm değil, bir tercihtir. Ve tercihlerin sonuçları vardır.

O halde asıl soru şudur:

Kimlerin saygısına ve sevgisine talibiz? Çünkü herkes herkese denk düşmez. Bilimi rehber edinmiş biri tarafından değer görmek isteyen bir hurâfeperest, yalnızca reddedilmeyi değil, hayal kırıklığını da seçmiş olur. Yahut sade yaşayan birinin gözünde değerli olmak isteyen bir haz bağımlısı, boşuna bekler.

Anılarını özenle biriktiren ve kendi duygularına saygı duyan birinin değerlisi olmak isteyen ama buna karşılık kendisi filtresiz deneyimler yaşayan biri, o gözde saygı görmeyeceğiyle yüzleşir.

Ne hikmetse görece daha ölçüsüz, daha sınırsız, daha hedonist kişiler de gidip hep daha ölçülü kişilerden değer görmeye talip olur. Çünkü onlara sadece kendileri değil, toplumun da saygı duyduğunu gözlemlerler. Saygın birinin değerlisi olmak, bir tür onay mekanizmasına dönüşür.

Aynı zamanda “kişi kendinden bir işi” sözünün vurguladığı gibi; ölçüsüzlüğü yaşam biçimi edinmiş kişiler, bu halin barındırdığı riskleri çok iyi bildiğinden, kendinden daha ölçülü yaşayan insanın ilgisine, sevgisine talip olarak bir nevi kurnazlık yapar ama şunu bilmez: Olgun insan, akıllı insandır ve bu kurnazlığı görür. Kimse görünmez değildir.

Tüm bu nedenlerle ölçülerin göreceli olduğunu bilmek kadar, muhataplarımızın da kendine has ölçülülük anlayışı olduğunu unutmamak önemlidir. Yani kimden, kimlerden değer görmek istiyoruz ve onların ölçülülük anlayışıyla bizimki arasında nasıl bir mesafe var?

Bu hesaplaşma şu yüzden de önemlidir:

Ötekine göre ölçüsüzlük bir yaşam biçimini tercih etmiş kişi, gidip ölçüleriyle toplumun saygısını kazanmış bir insanın ilgisine, sevgisine talip olduğunda ve bunu elde edemediğinde çoğun zaman sorumluluğu kendinde aramaz; bunun yerine, “İnsanlar kimseye değer vermiyor.” gibi rahatlatıcı ama yanlış genellemelere sığınabilir. Yanılan ve üzülen kendisi olur.

Bu noktada iki ihtimali görmekte fayda var:

1) “Bu benim hayatım” sloganına sarılıp kendi ölçünü kendin belirliyorsan ya ancak kendin gibi insanlardan değer görmeyi kabullenirsin ya da seninle aynı ölçülere sahip olmayan insanlardan değer dilenmeyi öğrenirsin.

2) Öz disiplini sayesinde ölçekleri de sınırlı olan biriyle akıl oyunlarına kalkışırsan, sonunda “Kimse beni sevmiyor.” diye ağlayanın yine sen olacağından şüphe etmezsin.

Bu bir sertlik çağrısı değil, bir berraklık davetidir. Çünkü mesele kimin nasıl yaşaması gerektiği değil; Mesele kimin dünyasına, hangi halimizle yer bulabileceğimizi bilmektir.

Engin Gençtan’ın sözüyle bitirebiliriz:

Herkes kendi benliğinin ulaştığı olgunluk derecesine eşit olgunlukta birini bulur.