Geçtiğimiz haftalarda sevdiğim bir arkadaşım tasavvuf dersi için evine davet etti. Yüksek lisans tezini gördüğümde; "Buradan iki doktora çalışması çıkar, sen bu çalışmayı nasıl yaptın?" dediğimden ve Arapçasına hayran olduğumdan koşa koşa gittim. Tam da tahmin ettiğim gibi dersi Arapça-Türkçe tercüme üzerinden yaptı ve beni bu yazıyı yazmaya biraz da mecbur bıraktı.

Gelelim dersin içeriğine: Gerçek adı Ahmed el-Fârûkî es-Serhendî olan, bizim bildiğimiz adıyla İmam-ı Rabbânî, çoğunlukla bir mutasavvıf, bir din âlimi olarak anılır. Oysa metne biraz derinden baktığımda onu yalnızca bir din âlimi olarak görmek eksik kalır; onun insan zihninin derinliklerine nüfuz eden, görünmeyen parçalara ışık tutan bir bilge olduğunu söylemek mümkün. O, bir âlim gibi kitaplardan bilgi aktaran biri değil de adeta kendi derinliklerinde ulaştığı hakikati insanların anlayabileceği kelimelere dönüştürmeyi başarmış bir rehber gibiydi.

70. Mektubun konusu; "İnsan hakikati arayan bir varlık olarak neden sürekli onun uzağına düşüyor?" Bu soru belki onlarca, belki yüzlerce soruyu içinde barındıran katmanlı bir soru aslında ama mektup içerisinde bu konu öyle incelikle işlenmiş ki; hayran kalmamak mümkün değil. Şöyle diyor; "İnsanın camiyet (çok yönlülüğü) durumu Tanrı ile yakınlık kurmasına sebep olduğu gibi uzaklığına da aynı derecede sebeptir." Benlik deyince aklımıza kendi içinde bütün ve tutarlı bir şey geliyor. Benlik gerçekten tek ve bütün bir şey midir? Biri olmak; bu kişinin bir bedeni, bir ismi, bir varlığı var ancak gerçekten bu şey tek ve bütün bir şeyi mi ifade ediyor? Yoksa içinde fazlasıyla dağılmış parçalar, birbiriyle çelişen düşünceler, sürekli değişen fikirler olan bir yapıdan mı söz ediyoruz?

Önce camiyet kelimesine bir bakalım; toplamak, bir araya getirmek anlamında kullanılan "cem" kökünden gelen Arapça bir kelime. İmam-ı Rabbânî burada camiyeti sadece çok yönlülük anlamında kullanmıyor. İnsanın kendi içinde birbiriyle taban tabana zıt bütün eğilimleri barındıran bir varlık olduğuna da işaret ediyor. İlerleyen kısımlarda şöyle devam etmiş: "Aynasının tamamlığı isimlerin ve sıfatların bütünüyle zuhuruna; hatta zatî tecellilere dahi kabiliyetli oluşu…" Yani insan Tanrı'nın yalnızca isimlerinin ve sıfatlarının taşıyıcısı olarak kalmaz, onun zatının tecellisini de bilkuvve (potansiyel) olarak içinde barındırır.

Uzaklığı ise; yani insanın beşerî yönünü ise şöyle ifade etmiş: "İnsan âlemin parçalarından her şeye muhtaçtır. Uzaklık bulması dahi bu ihtiyaçtan kaynaklanır." Yani bedene mahkûm bir varlık olarak dünya üzerinde her şeye ihtiyaç duyan canlılarız… En öncelikli olarak yemeğe, içmeye ve güvenliğe muhtaç; sevilmeye, kabul görmeye, değerli hissetmeye ayrıca muhtaç… Bu ihtiyaçlar insanı kendi içinden dış dünyaya açan aparatlardır. İmam-ı Rabbânî burada kurmuş olduğu metaforla insanın beşerî yönünü ve hakikatin uzağına düşme eğilimini günahkârlıkla değil, muhtaçlığı üzerinden anlamamıza aracılık ediyor.

Muhtaçlık kötü değildir, aksine kulağımıza insanı insan yapan şey gibi geliyor. Ancak insan bu muhtaçlık üzerinden ihtiyaçlarını tatmin etme yolunu seçtiğinde, beşerî ihtiyaçlarını merkeze yerleştirdiğinde dikkati de kaçınılmaz olarak dış dünyaya yöneliyor. İmam-ı Rabbânî burada insanı hakikatin uzağına düşüren şeyin kötülükten çok bölünmüşlüğü, odağını tek bir yöne kanalize etmesi olduğunu ifade ediyor. İnsan bahsedilen bu çok yönlülüğü nedeniyle birçok merkeze aynı anda çekilir; beden daima günlük olanı, anlık olanı seçmek isterken ruh sonsuz olana, sınırsızlığa yönelmek ister. Güvenlik ihtiyacı ile özgürlük ihtiyacı aynı kökten aynı şiddetle arzulanır ve bu arzular insanı çelişkili bir varlık yapmaz; aksine onun kendini anlaması ve tanıması için birer anahtar sunar.

Eğer insan onu yücelten şeyle onu aşağı çekmek isteyen şeyin aynı şey olduğunu anlarsa; onu beşerî ihtiyaçlarına doğru götüren bağlantı kanallarını hakikate götüren yollar olarak da kullanabilir. Belki yakınlık dediğimiz şey mesafenin daralması değildir. Dikkatin nerede olduğudur. Çünkü insan dikkatini, muhabbetini nereye akıtıyorsa zamanla ona dönüşmeye başlıyor.

Mektubun devamında şöyle bir cümle yer alıyor: "Hepsine erilmezse de, hepsi terk edilmez…" Bir sonraki yazıda buradan devam edeceğim…