Ben çocukken millî bayramlar, ailece kahvaltı yaparken stadyum gösterilerini izlemek demekti. Zaten bayram dediğiniz de insanın kendi dışında büyük bir şeye ait olduğunu hissetmesi demek değil mi? Binlerce insan aynı anda, aynı stadyumda… Milyonlarca insan belki televizyonları başında ortak bir duyguda birleşirdi. Bunu tabii ki; “Nerede o eski bayramlar?” minvalinde bir yerden söylemiyorum. O zaman bunlar neden yapılıyordu, neyi amaçlıyordu, bu kutlamalar neye hizmet ediyordu? Şimdi ne oldu da yapılmıyor; resmi programlar neden bu kadar önemsiz hâle geldi, bu nasıl bir sonuç doğruyor bunu analiz etmek istiyorum. İyi bir şeye de hizmet etmiş olabilir, konuşabiliriz; tartışabiliriz.

Meselemiz gerçekten törenlerin azalmış olması mı yoksa insanların kendilerini bir bütünün parçası gibi hissetme arzusunun azalmış olması mı? Bugün aynı törenler yine yapılsa stadyumlar eskisi gibi dolar mı? Denemeden bilemeyiz ama; günümüzde insanların aynı duyguda birleşme isteğinin giderek azaldığını söyleyebiliriz. Gösterilere baktığımızda en temelde; aynı anda aynı hareketi yapan, ortak bir bedenleşme ritüeli görüyoruz. Bu gösterilerin, koreografilerin ortaya çıkması için öğrenciler aylar öncesinden bir amaç uğruna hazırlanmaya başlıyorlardı, bu da nihayetinde ortak bir hafıza oluşmasına, ortak bir değer üretmeye aracılık ediyordu.

O nedenle ‘Nerede şimdi eski bayramlar?’ serzenişi bu günleri yaşayan önceki kuşakların içindeki özlemi niteliyor. Gerçekte belki de arzu edilen şey gösteri için haftalarca derse girmeden gösteriye hazırlanan öğrencileri izlemek değil; onların aracılığıyla ortaya koyulan ruhu yeniden anımsama isteği. İnsan zihni hiçbir zaman gerçek bir geçmişi hatırlayamaz; bulunduğu anın, bulunduğu zamanın ve içinde olduğu psikolojik ve ruhsal durumun ışığında geçmişi zihninde yeniden yazar. Bugününden memnun olmayan bir insan geçmişi çok daha özlem ve hasretle yad ederken, geçmişte sıkıntılar yaşamış biri için aynı hikâye aynı şiddette arzulanmaz. Hatta belki hatırlanmaz bile…

Bu konuyu konuşacaksak; öncelikle bir toplumun ortak ritüeller üretmesinin altındaki dinamikleri anlamamız gerekir; toplum daima, varlığını devam ettirmek isteyen canlı bir organizmadır. Ritüeller aracılığıyla kendini yeniden ve yeniden üretir, insanların zihninde yaşadıkları toplumla ilgili ortak bir hikâye oluşur ve bu durum insan psikolojisi ve sosyolojisi arasındaki en temel bağlantıların oluşmasına aracılık eder. Peki toplum bu hafızayı tekrar ve tekrar üretmekten neden vazgeçer? Bana kalırsa toplum hafıza üretmekten, varlığını devam ettirme amacından vazgeçmez ancak hafızanın üretildiği alanları değiştirir; ortak bir değer algısında buluşmak, bir hikâyenin parçası olmak modern toplum dinamikleriyle çok uyuşmayan söylemler olarak karşımıza çıkıyor ve insanlar ortak bir hikâyeye artık eskisi kadar inanmıyor.

Ortak bir hikâye oluşturma ihtiyacı; savaşların, kayıpların ve zorlukların sonucunda ortaya çıkar. Aynı acının etrafında birleşen insanlar ortak sembollerde buluşmaya daha yatkındır. Bu değerler kuşaktan kuşağa taşındıkça ortak anlatının gücü zayıflar. Bugün toplumsal yapı eskiye nazaran çok daha az, kendi köklerinden ve millî bir değer sisteminden besleniyor. Sınıfsal farklılıkların artması, küreselleşmiş dijital ağlar, ideolojiler ve en önemlisi de yaşam tarzlarındaki farklılaşma ortak bir anlatı geliştirmemizi zorlaştırıyor. Bir başka neden de yukarıda söylediğim gibi modern insanın ortak söylemlere artık daha şüpheci yaklaşıyor olması; insanlar bir şeye yaklaşırken öncelikle; “Bunun bana ne faydası var?” diye soruyor. Bu sorgulama elbette bir tarafta insanları; bir şeye körü körüne inanmaktan alıkoyarken diğer taraftan içimizdeki ortak coşkuyu azaltıyor. Bugün insan tarihte hiç olmadığı kadar özgür ve görünür hâlde ancak toplumsal hikâye açısından baktığımızda yalnız, parçalanmış ve ortak duygudan uzaklaşmış görünüyor.

Ortak ritüeller bize; o anın coşkusunu, birlikte olmanın duygusunu yaşatsa da daima geleceğe hizmet eder. Birlikte yapılan her şey görünmez bir örümcek ağı gibi dolanır etrafımıza ve bazen apansız gelen, beklenmedik bir olayda; bir kriz anında o ağ bizi birbirimize kenetler. Böyle zamanlarda asıl ihtiyacımız olan bu ağa bir ilmek daha atmaktır. Millî ya da dinî bayramlar; kandiller, millî maçlar vs… Asıl soru şu; acaba biz o ilmekleri atıyor muyuz, atmıyor muyuz?