Servet-i Fünûn edebiyatının öncülerinden Tevfik Fikret, oğlu Halûk’un eğitim amaçlı İskoçya’ya gidişi üzerine lirik veda şiiri yazmış.

Fikret, “Halûk’un Vedâı” şiirini 1908’de yazmış ama içerdiği fikirler zamansızdır. Günümüzde de çok şey anlatır.

Şiirde ayrılık acısını, bilgiye ve geleceğe duyulan umudu eklemiş şair. Bir babanın çocuğuna sevgisi, aydınlık geleceğine duyduğu samimi inancı, vatan sevgisi iç içe geçmiş.

Kısacası Tevfik Fikret’in kişisel ve toplumsal ideallerinin kavşak noktasını temsil eder Halûk’un Vedâı şiiri…

Atatürk de Fikret’in eserlerinden etkilendiğini şu cümlelerle dile getirmiş: “Ben Fikret’e yetişemedim. Onun sohbetinden istifade edemedim. Fakat onun bütün eserlerini okudum. Birçoğunu da ezberledim. O, hem büyük bir şair hem de büyük bir insandır.”

Tevfik Fikret’in şair muhalliyesinin gücü ve etkisinin günümüze sirayet etmesinin sırrı, cemiyetin mesuliyetini yüklenmiş olmasındandır.

Şiirden biraz giriş yapalım. Osmanlıca sözcüklerin anlamını yanına yazıyorum.

Bu geçit işte böyle dar, mu’vec (eğri)

Ey şetaretli (neşeli) yolcu, sen yürü geç.

Sen bu menhelde (pınarda) kalma, sıçra, atıl;

Bir ziya (ışık) kervanı bul ve katıl.

Gez, dolaş kâinat-ı efkârı (Fikir dünyası),

Daima önde, daima yukarı!

Pür-tehalük (heyecanla), hayat ü kuvvetten

Ne bulursan bırakma; sanat, fen,

İtimat, itina, cesaret, ümit,

Hepsi lazım bu yurda, hepsi müfit (faydalı).

Şiirin içinde geçen fikir ve kavramlara bakar mısınız? Yaklaşık 120 yıl önce ahlak, erdem, vatan sevgisi, bilgi ve bilime duyulan saygı, toplumsal ve evrensel değerler bütünü üzerinden bir mektup gibi…

İnsanların zaaflarını kullanmak, buna karşı uyarmak gibi bir konudan bile bahsetmiyor. Çünkü ötekinin hakkını koruyup kollamak temel insanlık vazifesi olarak beyinlere, yüreklere nakşedilmiş.

BİZİM HALÛK NE YAPTI?

Hayat, bazen hiçbir senaristin yazamayacağı kadar ilginç hikâyeler yaşatır. Doğru okumayı bilen okur ve başkasına ait hikâyeden de ders çıkarabilir.

Türkiye’de bir kayanın altındaki kovukta yaşamıyorsanız şarkıcı Halûk Levent’in hikâyesini biliyorsunuzdur.

Bu yüzden konunun ayrıntılarına girmeyeceğim.

Kimsenin hakkına da girmeden, konuya farklı bir bakış açısıyla yaklaşmak istedim.

Gelişmiş ülkelerin toplumsal düzenlerine hayran bir milletiz. Aynı zamanda en çok da ahlak ve erdemli toplum düzenini bozmaya meyyaliz. Bu genellemeyi aşırı bulmuyorum.

Ne zaman trafikte sorun yaşasak, günlük hayatın ritmini bozanları görsek; “Avrupa’da olsa var ya…” diye cümleler kurmaya başlarız. Üstelik Avrupa ülkelerinde kurallara en sıkı riayet eden vatandaşlarımız, Türkiye’ye gelince “Burada kurallara uyarsan kaza yaparsın.” iddiasıyla trafiği birbirine katıyor.

Yolsuzluk, usulsüzlük, gasp, dolandırıcılık olaylarının hayret verici düzeye ulaşması hâlinde de, “ Japonya’da olsa harakiri yapardı!” gibi karın deşme yöntemiyle geleneksel intiharı bile yüceltenlere rastlarız.

Millî duruş, gelenek, görenek, inanç ve ahlaki değerlere en çok önem veren bu toplumun bu kadar sarsıcı biçimde dolandırılması da aslında aynı sebebe bağlı. Yani değerler dünyamızın istismar edilmesi…

En çok sakındığımız, en çok savunduğumuz alanda kaybetmek ağır geliyor.

Dolandırıcılık toplumsal olarak kınadığımız ama hep aynı yerden hasar gördüğümüz, ayıplandığımız kusurumuz hâline geldi.

Gazeteci dostum Ali Eyüboğlu, sosyal medya hesabından şu cümleleri paylaşmış:

“Biri 60 milyon dolarlık mülk, biri 70 milyon dolar borç, biri 1,7 milyon dolar borç, biri 3.5 milyon dolar borç vermiş. Şimdi ‘Halûk Levent bizi kandırdı’ diyorlar. Siz bu zekâyla milyon dolarları nasıl kazandınız?”

Haklı bir soru. Dahası bu paraları nasıl yönettiniz? Daha da ileri gidersek; bu yaşa kadar bu zekâyla nasıl geldiniz?

DÜNYANIN EN ESKİ MESLEĞİ

Dünyanın en eski mesleklerinden biri dolandırıcılıktır. Tarihe geçmiş, sinema ve romanlara konu olmuş başarılı bir dolandırıcının başlıca kullandığı en temel teknikleri araştırdım.

Basit olarak şu üç teknik her zaman işe yarıyormuş:

Bir: Acil karar verme mekanizmasını çalıştırır. Bir dolandırıcı acil, hemen karar vermeni ister. Bunun son fırsat, ölüm kalım meselesi olduğunu anlatan hazır cümlelerini sıralar. Fırsatı kaçırmamak için son dakikalarda olduğunu ve düşünmeden karar vermeni sağlar.

Böylece beyin, düşünme kabiliyetin devre dışı kalır ve aceleyle karar verirsin. İşte burada acele işe şeytan karışmıştır!

İki: Duygunu ateşler. Akılla değil, duyguyla karar vermeni sağlar. Korku, vicdan, merhamet gibi duygularla aklını devre dışı bırakır. Şeffaflık değil, güven talep eder. Bir konu hakkında kanıt, belge isteyip bir şey imzalatmak istediğinde, ‘Bana da mı? Yoksa güvenmiyor musun? Benim ne kadar iyi bir insan olduğumu bilmiyor musun?’ gibi sözcükleri sıralar. Güvenmediğin zaman da seni suçlu hissettirir.

Üç: Önce muhakemeni çalar. Bir dolandırıcı muhakemeni paradan önce çalar. Kar zarar hesabı yapmana mani olmak için zihninin karşılaştırma, sonunun ne olacağını düşünmene fırsat vermeden aklını manipüle edebilir.

Dolandırıcıların tuzağından uzak durmak için bu tür durumlarda acil karar vermemek, duygularla değil akılla hareket etmek gerekir. En önemlisi ‘bana güvenin’ diyene ‘göster bakalım kanıtını’ deyin.

Dolandırıcılığın bu kadar eski bir meslek olduğunu belirtmiştik. Oysa biz temiz duygularla hayata uyumlanmaya programlanmış insanlar topluluğuyuz. Bu durumda dolandırıcıların dolanma yolları çok karışık. Bizi en azından bu temel kurallara uyarak dolandırılmaktan kurtulma şansımızı artırabiliriz.

Vatan şairi olarak tanımlanan Tevfik Fikret’in oğlu Halûk’a yazdığı veda şiiriyle idealize ettiği gençliğe bakar mısınız?

Bir de bizim sahnelerin tozunu attırmakla yetinmeyin tüm Anadolu’yu dolandıran Halûk Levent’in (bu arada gerçek adı Levent Acil) yaptıklarına bakın. Ya da bakmayın!

Biz yine de “Bu son olsun” diyerek, umudumuzu Tevfik Fikret’in oğlu Halûk’a yazdığı şiirin son bölümüyle veda edelim:

Sen yoruldukça yol uzar, artar;
Çalı dişler, taş ağrıtır, yırtar;
Çırpınır her dikende bir parçan...
Yine sen, pür-emel, önünde uçan
O hayâli kapmak için
Atılır, yırtılır ve inlersin.