Eleştirmek” ile “mutsuzluk” arasında kuvvetli bir ilişki olduğunu düşünüyordum.

Psikoloji alanında yaptığım araştırmalar düşüncemi onayladı: Evet, sürekli eleştirmek kişinin kendisini mutsuz ediyor. Öte yandan “Eleştirel düşünebilmek” kıymetli bir beceri.

Hangisinden vazgeçmeli?

Aslında ne mutluluktan ne de eleştirel düşünmekten vazgeçmeye gerek yok. İkisini aynı anda sürdürmek mümkün ama iç içe geçmiş bazı tanımları ayıklamakta fayda var.

Örneğin “eleştirel düşünmek” ile “eleştirel tutum” arasındaki farkı anlamak lazım.

Kısaca bahsedeyim: Eleştirel düşünmek; kanıtları tartma, varsayımları sorgulama, alternatifleri görebilme, yanılma ihtimaline açık olma ve acele etmeden bir sonuca varabilme gibi davranışların kombinasyonuna denir.

Eleştirel tutum” ise bundan farklıdır. Eleştirel tutum; daha çok kusur odaklı bir bakışla hızlı yargıya varma, hoşgörü eksikliği, empati sorunları ve kibirli olma davranışlarının bir kombinasyonudur.

Bu davranışlar arasında sırf “kibir” bile tek başına kişiyi mutsuz etmeye yeterken hepsi bir arada = Derin mutsuzluk!

AKILLI BİZİM GİBİ DÜŞÜNÜR!

Hayatın her alanına ve her konuda nüfuz eden kutuplaşma hali, bir tür fanatikliğe dönüştü. Artık bizim gibi düşünenleri akıllı, düşünmeyenleri akılsız olarak etiketlemeye başladık. İnsanları sırf müzik zevklerine bakarak bile “sığ” veya “derin” diye değerlendirir olduk. Şu davranışları yapanlar değersiz, bu davranışları yapanlar değerli gibi, çok keskin sınırlar belirlemek eleştirel bir tutumdur ama bu hâl, eleştirel düşünme becerimizin olduğunu göstermez. Belki de tam tersini işaret eder: Yeterince eleştirel düşünemediğimizi...

Hayatta en karmaşık problemler, gündelik yaşamımızda bizi bir takım davranışlara götüren duygularımızı anlamlandırma problemidir. Mühendislikten daha zordur çünkü formüllere dayandırılamaz. Duygusal davranış tercihleri, çok fazla parametreden etkilenir, çok katmanlıdır. Örneğin derin felsefe becerisine sahip birinin, hayatının bir döneminde sanat fakiri bir şarkıcıyı dinlemeyi tercih etmesi, o dönem sadece biraz eğlenmeye ihtiyaç duyduğunu işaret edebilir ama bu yorum bile “kesin öyledir” demeye yetmez. Anlamlı bağlara önem veren birinin, tam aksi davranışlarla geçici ilişkilere yönelmesi, her durumda “sığ” insan olduğunu göstermez. İnsan bazen anlamlı bulduğu arzuhaline ulaşamayınca, anlamsız bulduğuna yönelerek adeta yaşamı protesto etmeyi seçebiliyor. Bu bir duygusal kırılma!

Sonuç olarak insanların tercihlerini şekillendiren yaşam öykülerini, ruh hallerini ve çevresel faktörleri hesaba katmadan eleştirmek, eksik bir eleştiri olduğu için bizi gerçeklik dışı genellemelere sürükler. “İnsanlar şöyle-böyle” gibi yargılar geliştirmemize sebep olur. Tıpkı kibir gibi, aşırı genellemeci olmak da mutsuzluğu tetikleyen davranışlardan biridir.

ELEŞTİRİNİN DOZUNU KAÇIRMA TEHLİKESİ

Anlamaya çalışmak yerine yargılamak, kestirme yol gibi görünse de kolay yoldan elde edilen birçok şey gibi insanı büyütmek yerine küçültebilir. Küçülmek!

İşte can alıcı nokta burası: Ötekine karşı aşırı eleştirel tutumlarda olan insanın bu davranışı bir süre sonra kendine karşı işlemeye (öz-eleştiri) başlar. Baktığımız zaman öz-eleştiri de kıymetli bir beceridir ama her konuda olduğu gibi, burada da “doz”un önemi karşımıza çıkar. Sürekli eleştirmeyi alışkanlık haline getiren kişinin, gün gelip kendini eleştirmeye başladığında kantarın topuzunu kaçırma ihtimali yüksektir. Bu da içten içe bir “yetersizlik” duygusu geliştirmeye sebep olur ki alın size mutsuzluğu besleyici bir davranış daha! Ve bütün bunlar bir kısır döngüye dönüşür. İnsan içten içe değersiz hissettikçe, bir tür savunma refleksi olan kibrini geliştirir.

Kirlendikçe kendini daha değersiz hissetmesine sebep olan alışkanlıklar edinir. Artık ötekiler, genelleme havuzunun birer elemanı olmuştur. Öte yandan aşırı genellemelerin gerçeklik dışı olduğunu ve gerçeklikten uzaklaşmanın psikolojik sorunlara yol açtığını biliyoruz.

O halde soru şu: İnsan çok eleştirdiği için mi mutsuz olur, mutsuz olduğu için mi çok eleştirir? Bu kısır döngüyü kırmak mümkün mü?