Kafede sıradasınız. Önünüzde iki kişi var. Menüye bakıyorsunuz, siparişinizi düşünüyorsunuz. Her şey oldukça sıradan. Ama bir anda kalbinizin hızlandığını fark ediyorsunuz. Avuç içleriniz terliyor, elleriniz serinliyor, boğazınızda hafif bir düğüm oluşuyor. Etrafınızdaki insanlar konuşmaya devam ediyor, kimse bir şey fark etmiyor. Ama sizin zihniniz o anda tek bir cümleye odaklanıyor:

Bir terslik var.”

Kaygı çoğu zaman tam da böyle anlarda ortaya çıkar. Dışarıdan bakıldığında her şey normaldir. Ortada belirgin bir tehlike yoktur. Ama beden farklı bir şey anlatıyordur. Zihin ise bu hislere anlam vermeye çalışırken hızla olasılıklar üretmeye başlar.

Kaygı yaşayan birçok insan ilk anda bedensel belirtilerden korkar. Kalp çarpıntısı, nefesin hızlanması, ellerin terlemesi bunlar zihnin alarm sistemini harekete geçiren sinyaller gibidir. İç ses devreye girer ve kısa süre içinde düşünceler birbirini takip etmeye başlar.

“Bir şey mi olacak?”

“Bedenimde bir sorun mu var?”

“Kontrolümü kaybediyor muyum?”

Oysa çoğu zaman kaygının kendisi bir tehlike değildir. Bedenin verdiği doğal bir tepki olabilir. İnsan zihni belirsizliğe karşı hassastır ve bazen en küçük uyarıyı bile büyük bir risk gibi yorumlayabilir. Özellikle zihinsel olarak yorgun olduğumuz, yoğun bir dönemden geçtiğimiz ya da uzun süredir kendimizi baskı altında hissettiğimiz zamanlarda bu tür tepkiler daha sık ortaya çıkabilir.

Beden çoğu zaman kelimelerle değil, duyumlarla konuşur. Kalbin hızlanması, nefesin değişmesi ya da kasların gerilmesi aslında vücudun verdiği oldukça eski ve tanıdık tepkilerdir. Bu tepkiler ilk atalarımızdan bize geçen insanın hayatta kalma sisteminin bir parçasıdır. Sorun çoğu zaman bu sinyallerin kendisi değil, onlara yüklediğimiz anlamdır.

Kaygı yaşayan birçok kişi bu noktada iki yoldan birine gider. Ya bu hissi bastırmaya çalışır ya da kendini suçlamaya başlar. “Neden böyle hissediyorum?” sorusu kısa sürede sert bir öz eleştiriye dönüşebilir. Kişi kendini güçlü olmamakla, fazla hassas olmakla ya da kontrolünü kaybetmekle suçlayabilir.

Aslında kaygının zor tarafı çoğu zaman bu ikinci aşamadır. Çünkü kişi sadece o an yaşadığı bedensel gerginlikle değil, aynı zamanda zihninin ürettiği yorumlarla da mücadele eder. Bir süre sonra kaygının kendisinden çok, kaygı hakkında düşündüklerimiz bizi yormaya başlar.

Birçok insan danışan odasında benzer bir cümle kurar:

“Kaygıdan çok kaygı hakkında düşündüklerim beni yoruyor.”

Bu cümle aslında önemli bir gerçeğe işaret eder. İnsan zihni bazen bir duygunun kendisinden çok, o duyguyu anlamlandırma çabasıyla yorulur. Sürekli nedenini bulmaya çalışmak, zihnin aynı döngüyü tekrar tekrar çalıştırmasına neden olur.

Oysa kaygı insan zihninin tamamen doğal bir parçasıdır. Hepimiz zaman zaman benzer tepkiler yaşarız. Yeni bir ortama girdiğimizde, önemli bir görüşme öncesinde ya da kendimizi değerlendirilmiş hissettiğimiz bir anda bedenimiz benzer sinyaller verebilir. Bu durum aslında zihnin çevreyi dikkatle izlediğini gösterir.

Ancak bazen zihnimiz bu sinyalleri olduğundan daha büyük bir tehdidin işareti gibi yorumlayabilir. İşte o noktada kaygı büyümeye başlar. Bir düşünce diğerini tetikler. “Ya şöyle olursa?” sorusu zihinde yeni ihtimaller doğurur. Kısa bir anda başlayan bir gerginlik böylece uzun süren bir düşünce döngüsüne dönüşebilir.

Bu döngü çoğu zaman fark edilmeden gelişir. İnsan kendini bir anda bulunduğu ortamdan uzaklaşmak isterken bulabilir. Bazıları için kalabalık bir ortamdan çıkma isteği ortaya çıkar, bazıları ise sessizce oturup o anın geçmesini bekler. Ama çoğu kişi o an yaşadığı şeyin aslında sandığından daha yaygın olduğunu bilmez.

Kaygıyla ilgili en yaygın yanlışlardan biri, onun tamamen ortadan kaldırılması gereken bir duygu olduğunu düşünmektir. Oysa insan psikolojisinde bazı duyguların varlığı aslında oldukça işlevseldir. Kaygı bazen bize yavaşlamamız gerektiğini hatırlatır. Bazen zihnin uzun süredir taşıdığı yükü fark etmemize yardımcı olur. Bazen de içinde bulunduğumuz durumun bize düşündüğümüzden daha fazla baskı yaptığını anlatır.

Bu nedenle kaygıyı hayatımızdan tamamen silmeye çalışmak yerine onunla kurduğumuz ilişkiye bakmak çoğu zaman daha gerçekçi bir yaklaşımdır. Kaygı ortaya çıktığında hemen onu bastırmaya çalışmak yerine bir adım geri çekilip ne söylediğini anlamaya çalışmak farklı bir perspektif sunabilir.

Belki de o an bedeniniz size sadece şunu söylüyordur:

“Biraz yoruldun.”

“Biraz yavaşla.”

“Bir süredir kendine fazla yükleniyorsun.”

Duygular bazen böyle konuşur. Gürültülü değil ama oldukça net.

Belki de mesele kaygının hayatımıza zaman zaman uğraması değildir.

Asıl mesele, o geldiğinde kendimize nasıl davrandığımızdır.