Baştan belirteyim, “Çingene” sözcüğünü orijinaline sadık kalarak kullanıyorum. Yargıtay kararına göre “Çingene” ifadesinin kullanımı, kişiyi aşağılama amacı taşımadığı, onur kırıcı bağlamda kullanılmadığı sürece hakaret suçu sayılmıyor.

Niyetimden geçmez. Ten renkleri ve yaşam tarzlarını toplumsal hayatı zenginleştiren kültür diye bakarım. Neye inandıkları, nasıl ibadet ettiklerine göre asla yargılamam.

Konuyu Celâl Karatüre olayına getirmek için giriş yaptım.

Kuzey Hindistan kökenli Çingene toplulukları, göçebe hayat tarzlarına uygun olarak bin yıl kadar önce Avrupa ve dünyaya yayılmışlar. 1971’deki 1. Dünya Roman Kongresi’nde Çingene, Roman, Kıpti, Poşa gibi isimlerle anılırken, kültürel bir kimlik olarak “Roman” sözcüğünün kullanımı resmiyet kazandı.

Yazıya Roman diye devam edebiliriz o hâlde…

Samsun’da yaşayan Celâl Karatüre’yi ilk defa “Kâbe’de hacılar hu der Allah” ilahisini söylerken sosyal medyadan gördüm.

İlk fikrim; müzikalitesi düşük, tasavvuf musikisi ahenginden yoksun, herhangi bir tavır içinde olmayan terennüm…

Hacdan gelmiş birinin kapısına dayanıp “Kâbe’de hacılar hu der Allah” diyerek eski Ramazan bayramlarında şeker bekleyen yaramaz çocuk tavrı gördüm.

Kusura bakmasınlar da bir şey istemeye gelen bir grup gibi telakki ettim. Tekrar izledim, bir şey istiyorlardı sanki diye geçirdim içimden ama videonun devamı olmadığı için tarafsız kaldım.

Açık söyleyeyim; bu kadar sosyal medyada meşhur olacağını düşünmedim. Ben gazeteci olarak başka boyutuna bakarım. İletişim açısından şüpheli bir hareket.

Görünenin ardındaki görünmeyene baktığımızda; itici bir tavır olmasına rağmen nasıl olur da din sosyolojisinin gerçeğine bu kadar hızlı giriş yapabilir?

Üstelik bir fes giyip bendir çalarak inanç çemberinin merkezine yerleşmek akıl alır değil.

Okulların teneffüs zilleri, televizyon sunucularının dilleri hep aynı ilahiyi terennüm ediyor. Ateistler bile söyledi deniyor.

Dünyada müzik listelerinin ilk sıralarına tırmandığı iddia ediliyor. Celâl Karatüre’nin aylık gelirinin 5 milyon liraya ulaştığı bilgisi paylaşıldı.

Ramazan geçtikten sonra nereye dayanacağını göreceğiz.

Ancak son günlerde iftar programlarına katılım ücreti olarak 300 bin TL, özel programlar için 500 bin TL istediği iddiaları Karatüre efsanesine gölge düşürdü. Kendisi açıklama yapmış, “Bunlar iftira.” diyor. Açıklamanın devamı tamamen düzgün ifadelerle ve hukuki terminolojiyle yazılmış. Yani Celâl kardeşimiz, sosyal medya uzmanı hatta hukuk danışmanı bile tutmuş, belli!

Şimdi bir şarkı bile ne kadar dinlenirse dinlensin, sonsuza dek liste başı olup ziyaret edildikçe sahibine gelir –akar sağlamaz. Sonu var. Şimdi Celâl Karatüre de bir süre sonra sosyal medya gelirleri kesilince ne yapacak?

O zaman Kâbe’de hacılar ne diyecek? Ekmek parası nihayetinde, veren razı ise hesabını biz tutamayız.

KEŞKE DİNE BULAŞTIRMASAYDIK

Din mi?” Peter L. Berger, “Herkesin bildiği bir şey.” der ve herkesin bildiğini sandığı şeyin ne kadar yanıltıcı olduğuna işaret eder. Sosyoloji, yavan şeyleri gösterişli bir şekilde sunmakla itham edilmiştir.

Herkesin bildiği şeyler” ya belirsiz bir şekilde ya da tamamen yanlış bilinirler. Gerçekte bir dayanağı olmayan bu “bilgi”ye güçlü bir inançla bağlanıp ona göre hareket ederler.

Bugün toplumda din anlayışı artık o hâle geldi. Din psikolojisinin şöyle bir etkisi var; Din hakkında bilinen, ilk öğrenilen, duyulan kesin bilgi kabul ediliyor. Bu zaman içinde ritüellerle pekişip inanç hâline dönüşüyor. Sonra onu değiştirmek imkânsız gibi oluyor. Hatta otorite kabul edilen kişilerin, dinî kaynaklara dayandırarak aktardığı bilgileri kabul etmediği gibi, bu bilgileri aktaran kişiyi de din dışı kimlikle itham ediyor.

Tekrar belirtmek zorunda kalmamın nedeni; bilgi düzeyine ulaşmamış “sanılar”dan uzak kalma gayretime işaret etmek içindir.

Paralel kariyer çalışırken iletişimin her alanında bilgi edinmek için çok sayıda güncel makale okuyup sertifika programlarına katıldım.

En yüksek din / teoloji eğitimi verilen İlahiyat Fakültesi’nden diplomam var. Mezhepler tarihi tez alanım, din eğitimi, felsefe ve din sosyolojisi özel ilgi alanım…

Bu iki disiplin arasında kalan insanı anlamak daha kolay hale gelebiliyor. Bir yanda birey ve onu bazı davranışlara sevk eden psikolojisi, diğer yanda inandığı değerler uğruna giriştiği akıl dışı hareketleri…

Şimdi bu kriterlere dayanarak Celâl Karatüre olayını anlamak ve yorumlamak daha isabetli olabilir.

Bir tarikattan neşet etmesine rağmen, şöhreti yakalayınca köklerini inkâr eden bir Celâl Karatüre’nin yeni kimliğinin kapsayıcı olacağını umut etmek de garip bir beklenti.

ALLAH DİYEN ASLAN’I DA SEVDİK

Ünlü komedyen Cem Yılmaz’ın, “Allah diyen aslan” eleştirisine katılırım. Biz de dinî hayatı yoğun yaşadığımız zamanlarda karpuz çekirdeğinin içinde çizgileri görüp “Allah” yazıyor diye gurur duyar, kabak üzerindeki işaretleri Arapça Allah yazısıyla eşleştirir duygulanırdık.

Hiç düşünmezdik, “Allah, kendi adını meyve sebze üzerine niye yazıyor?” diye… Aslan kükrüyor ve ondan “Allah” sesini alıyoruz. Trajikomik!

Menzil’deki tarikat içinde ilahi grubunda yer aldığı bilinen Karatüre’nin şöhreti yakaladıktan sonra bağımsız ve “ortak figür” inşa etmek tutarlı bir yaklaşım olamaz.

Ancak toplumda kabul görmesine sevindiğimi söyleyebilirim. Çünkü zorlama, dayatma olmadan ilahinin ritmine kapılan herkesin ortak mırıldandığı melodiye dönüşmesi harika bir duygu. Celâl Karatüre’nin Roman vatandaş olması da bir renk…

Tek takıldığım konu; abartı sınırlarımız sosyolojik sınırları ihlal ediyor. Okullara sokulması abartılı, müfredat içeriği gibi terennüm edilmesi, teneffüs zili yapılması, ulu orta söylenmesi biraz tuhaf. Hatta bu ilahilerin hiçbir şekilde tasvip edemeyeceğimiz popüler müzik yapan gençlerin gelenek ve görenekleri, inanç ve değerler sistemini hiçe sayan sözlerle yaptıkları şarkılarla kıyaslanması daha da kötü. İlahinin “Hav hav” sözlerinin yer aldığı şarkılar söyleyenlerle mukayese edilip tercihin Karatüre’den yana yapılmasının önerilmesi de aynı bir zafiyet.

Bizim toplumda içinde din sosu varsa eleştirmek, kusurlu yanlarını söylemek ciddi cesaret işidir.

Ben eleştirirken; neye karşı olduğumu açıkça söylüyorum.

İlahiyatçı Prof. Dr. Mehmet Okuyan, bazı ilahilerin sözlerinin sakıncalı olduğunu dile getirdi. Şuurlu biçimde söylenmediği için ciddiye alınmıyor da, “Cemalini bize göster Allah” sözlerinin itikadımıza uygun olmadığını söylüyor Okuyan Hoca, “Allah’ın yüzünü göstermesi söz konusu değildir.” diyor.

Celâl Karatüre, ilahiyi olağan üstü bir sesle okuyamıyor. Sesi sıra dışı değil, sıradan bir Çingene gırtlağı, tavrına sahip.

O zaman ortamı “Allah diyen Çingene” niye bu kadar alevlendirdi? Basit; Ramazan ayının manevi atmosferi uygundu. Müzik kariyerine sahip olan Abdurrahman Önül’ün bestelediği bu ilahiyi Celâl Karatüre’nin dillere dolaması kişisel başarı değil. Ortamın uygun olması, sosyal medyanın zaten bilinen konuları köpürtmesi, bazı kesimlerden ciddi destek görmesi, kamusal alanların rahat hareket etmesi için hazırlanması “yarı zamanlı şöhret” kazandırdı.

Ancak unutulmamalı, 90’larda popüler şarkıcıların aniden yükselmesine üstatlar, “Bir şarkılık şöhret, saman alevi gibi yanıp söner.” tanımlaması yapardı.

Bu kendinden menkul şöhretin de “saman alevi”nin sönmesi yakındır.

Baki olan yerindedir, ebediyen parlayandır.

Bu olayı o kadar da abartmayalım. Nasıl yok saymayacaksak olduğundan fazla da anlam yüklemeyelim.