Başkasına “Evet” kendine “Hayır” mı diyorsun?

​Gün boyu kaç kez aslında hiç istemediğiniz hâlde bir şeye onay verdiniz? Şöyle bir düşünün; kaç kez “Ayıp olur.”, “Şimdi yanlış anlar.” ya da “En iyisi ben yapayım da huzur kaçmasın.” diyerek aslında size ait olmayan yükleri sessizce omuzlarınıza aldınız? Eğer bu iç sesler size çok tanıdık geliyorsa, muhtemelen siz de modern zamanların o sinsi yorgunluğuna yakalanmışsınız demektir: Sınır çizememe sancısı.

​Önceki yazılarımda hep o dijital vitrinlerimizden, başkalarının hayatlarına bakıp kendi hayatımızı eksik hissetme hâlimizden ve her an “mutlu ve güçlü” görünme zorunluluğundan bahsetmiştik. Aslında tüm bu başlıkların tam merkezinde, kendi ruhsal sahamızı koruyamama hâli yatıyor.

Bir psikolog ve aile danışmanı olarak ofisimde danışanlarımla yaptığım sohbetlerde en çok şunu görüyorum: İnsanlar genellikle çok çalışmaktan veya fiziksel yorgunluktan değil; başkalarının duyguları, beklentileri ve bitmek bilmeyen talepleri arasında kendi özgün varlıklarına yer bulamamaktan dolayı tükeniyorlar.

​Sınır dediğimiz şey, aslında bir kapı gibidir. Kimin içeri gireceğine, ne kadar süre kalacağına ve hangi odalara erişebileceğine siz karar verirsiniz. Kapısı olmayan bir ev düşünün; yoldan geçen herkes içeri girebilir, en mahrem alanlarınızda gezinebilir, mutfağınızı dağıtıp gidebilir. Günün sonunda o evi toplamak ve temizlemek yine size kalır ama o yorgunlukla kendi evinizde dinlenemez hâle gelirsiniz. İşte psikolojik sınırlar da tam olarak budur. Sınır çizemediğinizde, sadece fiziksel vaktinizi değil, ruhunuzun huzurunu da başkalarının kullanımına açmış olursunuz.

Peki, biz neden “Hayır” demekten bu kadar çok korkuyoruz?

Aslında cevap çok insani: Sevilmek ve kabul görmek istiyoruz. Birçoğumuz çocukluktan itibaren “uyumlu”, “yardımsever” ve “sorun çıkarmayan” kişi olmanın en büyük erdem olduğunu öğrenerek büyüdük. Hayır demeyi kabalık, bencillik ya da bir sevgisizlik işareti olarak kodladık. Oysa hayır demek, karşı tarafa bir saldırı değildir; sadece kendi sınırlarınıza bir saygı duruşudur.

AİLE İÇİNDE DE SINIR OLMALI

Siz bir başkasına istemediğiniz bir şey için “Evet” dediğinizde, aslında o an kendi zamanınıza, enerjinize ve ruh sağlığınıza koca bir “Hayır” demiş oluyorsunuz. Bu, insanın kendine yaptığı en sessiz ama en derin ihanettir. Kendimize ihanet ederek başkasına sadık kalmaya çalışmak, bir süre sonra ruhumuzda onarılması güç çatlaklar açar.

​Özellikle aile içinde ve ikili ilişkilerde sınırlar bazen çok daha belirsizleşir. “Biz bir aileyiz, aramızda sınır mı olur?” cümlesi kulağa çok hoş gelse de, aslında bireysel alanın işgal edilmesinin en duygusal kılıfıdır. Oysa sağlıklı bir ilişki, iki insanın birbirinin içinde kaybolması değil, iki ayrı dünyanın birbirine saygı duyarak yan yana durabilmesidir.

Sınır çizmek sizi sevdiklerinizden koparmaz; aksine, onlarla daha dürüst, beklentilerin altında ezilmediğiniz ve suçluluk hissetmediğiniz bir bağ kurmanızı sağlar. Sürekli verici olan tarafın, bir süre sonra içten içe sessiz bir öfke biriktirmeye başladığını görürüz. O öfke, aslında çizilemeyen sınırların patlamaya hazır hâlidir. Kendinizi korumazsanız, sevdiklerinize verecek bir şeyiniz de kalmaz.

​Sınır koymaya başladığınızda, çevrenizden bazı şaşkınlıklar veya sitemler almanız çok normaldir. Sizin her şeye onay vermenize alışmış olanlar, bu yeni ve kendine değer veren hâlinizi “Değiştin” veya “Eskiden daha anlayışlıydın.” diyerek eleştirebilirler. Bu noktada geri adım atmamak, sürecin en zor ama en iyileştirici kısmıdır. Unutmayın ki, sizin sınır çizmenize en çok tepki gösteren kişiler, genellikle o sınırların olmayışından en çok fayda sağlayanlardır. Onların konforunun bozulması, sizin ruhsal sağlığınızın bozulmasından daha kıymetli değildir.

​Yavaş yavaş başlamak gerekir bu yolculuğa. Önce küçük şeylerde kendi tercihinizi söyleyerek, sonra “Bunu yapabilirim ama şu an için uygun değilim.” diyerek o kası güçlendirmeliyiz. Sınır çizmek bir savunma sanatı değil, bir kendini tanıma ve tanıtma biçimidir. Çevrenizdeki insanlara, sizin hayatınızın kullanım kılavuzunu vermektir aslında.

​Sonuç olarak, hayat bir denge sanatıdır. Başkalarına omuz vermek, hoşgörülü olmak ve sevgiyle paylaşmak elbette insanı insan yapan değerlerdir. Ancak bu değerler, sizin kendinizi yok saymanız pahasına yaşanıyorsa, orada bir iyilikten değil, bir tükenişten bahsediyoruzdur. Bugün aynanın karşısına geçip kendinize şu soruyu sorun: “Ben bugün başkalarının hayatında bir figüran mıyım, yoksa kendi hayatımın başrolü müyüm?

​Unutmayın; kendinize ait bir alanınız yoksa o hayatta her zaman misafirsinizdir. Ve hiç kimse kendi hayatında eğreti oturan bir misafir olmayı hak etmez. Sınırlarınız sizin özgürlük alanınızdır. Onları sevgiyle ama kararlılıkla çizin; çünkü ruhunuz ancak o alanda özgürce nefes alabilir.