Son yıllarda fark etmeden içimize yerleşen bir düşünce var: İyi hissetmeliyim.

Sadece zaman zaman değil, neredeyse her an.

Güne enerjik başlamalıyız, gün içinde üretken olmalıyız, akşam geldiğinde hâlâ güçlü ve dengeli kalabilmeliyiz. Üstelik bunu sadece kendimiz için değil, başkalarına da göstermek zorundaymışız gibi hissederiz. Sosyal medyada dolaşırken herkesin hayatı düzenli, dengeli ve mutlu görünür. Bu görüntü, farkında olmadan bir ölçü hâline gelir.

Bir süre sonra insan şunu düşünmeye başlar:

“Ben neden böyle hissetmiyorum?”

Aslında burada dikkat çekici olan şey, kötü hissetmek değil; kötü hissetmeye tahammül edememektir. Çünkü artık olumsuz duygular sanki olmaması gereken bir şey gibi algılanır. Üzüntü, kaygı, sıkışmışlık… Bunların hepsi bir sorun, bir eksiklik ya da düzeltilmesi gereken bir durum gibi görülür.

Oysa insan zihni bu kadar tek yönlü çalışmaz.

Bir gün içinde bile farklı duygular arasında gidip gelmek oldukça doğaldır. Sabah daha enerjik hissederken öğleden sonra yorgun hissetmek, bir anda sebepsiz bir sıkışmışlık yaşamak ya da geceleri zihnin biraz daha fazla konuşması… Bunların hiçbiri anormal değildir. Ama kişi bu dalgalanmaları kabul etmek yerine sürekli “iyi hissetme” hedefiyle hareket ettiğinde, duygularıyla kurduğu ilişki değişmeye başlar.

Bu noktada ilginç bir döngü oluşur.

İnsan kötü hissettiğinde sadece o duyguyla kalmaz. Aynı zamanda kendini de sorgulamaya başlar.

Neden böyleyim?”

“Normalde böyle olmamalıyım.”

Bu durumdan hemen çıkmalıyım.”

Yani kişi, yaşadığı duygunun üstüne bir de kendine yönelttiği eleştiriyi ekler. Bu da duygunun yoğunluğunu artırır. Kısacası, kötü hissetmekten çok, kötü hissetmeye karşı gösterilen direnç yorar.

Çoğu insanın fark etmediği nokta da tam olarak burasıdır.

İyi hissetmek aslında bir hedef değildir. Daha çok, belirli koşulların doğal bir sonucu olarak ortaya çıkar. Ama bu durum tersine çevrildiğinde, yani kişi sürekli iyi hissetmeye çalıştığında, zihinsel olarak daha fazla zorlanmaya başlar. Çünkü insan, kontrol edemediği bir şeyi kontrol etmeye çalışır.

Duygular bu noktada oldukça hassastır. Bastırıldıkça kaybolmazlar, sadece şekil değiştirirler. Gün içinde görmezden gelinen bir sıkışmışlık, gece zihnin susmaması olarak geri dönebilir. Üzerine düşünülmeyen bir kaygı, beklenmedik bir anda daha yoğun hissedilebilir.

Bu yüzden bazı insanlar gün içinde oldukça iyi görünürken, gece yalnız kaldıklarında kendilerini daha zor bir yerde bulurlar.

Çünkü gün içinde sürdürülen “iyi olma hâli” aslında bir denge değil, çoğu zaman bir çabadır.

Bu noktada şu soruyu sormak daha anlamlı olabilir:

Gerçekten iyi olmak mı istiyorum, yoksa iyi görünmeye mi çalışıyorum?

Bu ikisi çoğu zaman karıştırılır.

İyi görünmek, dışarıya verilen bir mesajdır.

İyi olmak ise içeride yaşanan bir süreçtir.

Ve bu süreç her zaman düz bir çizgide ilerlemez.

Bazen iyi hissetmemek, aslında zihnin bir şeyi fark ettirmeye çalıştığı anlamına gelir. Belki de bir süredir göz ardı edilen bir ihtiyaç vardır. Belki de kişi kendine fazla yükleniyordur. Ya da sadece yorulmuştur ve dinlenmeye ihtiyacı vardır.

Ama kişi bu sinyalleri anlamak yerine doğrudan “iyi hissetmeliyim” noktasına odaklandığında, o sinyaller duyulmaz hâle gelir.

Bu da zamanla daha büyük bir yorgunluk yaratır.

Belki de mesele sürekli iyi hissetmek değildir.

Belki de mesele, her duyguya yer açabilmektir.

Çünkü insan sadece iyi hissettiği anlardan oluşmaz.

Zorlandığı, sıkıştığı, yorulduğu anlar da bu bütünün bir parçasıdır.

Ve çoğu zaman, insanı gerçekten rahatlatan şey iyi hissetmek değil, olduğu hâliyle kendine biraz daha yaklaşabilmektir.