Son dönemde uluslararası gündemde sıkça tekrar eden bir dil var.

Savaş, hedef, tehdit, olası senaryolar…

Bu söylemler çoğu zaman siyasi ve askeri çerçevede tartışılıyor. Ancak gözden kaçan başka bir taraf daha var: Bu dilin toplum üzerinde yarattığı psikolojik etki.

Bugün size bir siyasi yorumcu olarak değil, bir psikolog ve aile danışmanı olarak, bu yoğun söylem trafiğinin mutfağımıza, uyku düzenimize ve çocuklarımıza bakışımıza nasıl sızdığını anlatmak istiyorum.

Psikoloji literatüründe "kronik belirsizlik" olarak adlandırdığımız bir kavram vardır. İnsan zihni, doğası gereği güvenli bir zemin arar; yarının ne getireceğini bilmek ister. Ancak sürekli olarak tekrarlanan ve bir felaket senaryosu içeren söylemler, bu güvenli zemini sarsarak toplumu "sürekli teyakkuz" moduna sokar. Biz buna "beklenti anksiyetesi" diyoruz.

Bir olayın gerçekleşmesinden ziyade, o olayın gerçekleşme ihtimaline dair yapılan spekülasyonlar, bireyler üzerinde bazen olayın kendisinden daha yıkıcı bir stres yaratabilir. Bugün toplumumuzun geniş bir kesiminde hissettiğimiz o görünmez yük, bu belirsizliğin yarattığı duygusal yorgunluktur.

Bir psikolog olarak klinikte gözlemlediğim en belirgin değişimlerden biri, bu tür küresel gerilimlerin aile içi dinamiklere yansımasıdır. Dışarıdaki "savaş baskısı" eve girdiğinde, ebeveynlerin kaygı seviyesi yükselir.

Kaygı bulaşıcıdır. Anne ve babanın geleceğe dair duyduğu o sessiz endişe, çocukların oyunlarına, gençlerin sınav konsantrasyonuna ve ev içindeki o temel güven duygusuna bir gölge gibi düşer.

Çocuklar, dünyayı ebeveynlerinin gözlerinden okurlar. Eğer bizler dışarıdan gelen her söylemle sarsılırsak, onlara sunacağımız güvenli liman hayali de zedelenir.

Bu noktada sınır çizmek, sadece insanlar arası bir eylem değil, zihnimize giren bilginin miktarını ve niteliğini yönetmektir.

Sürekli felaket senaryosu üreten yayınlara maruz kalmak, ruhsal bağışıklık sistemimizi çökertir. Haberdar olmak ile haberin içinde boğulmak arasında ince bir çizgi var. O çizgiyi aştığımızda, artık bilgilendiğimiz değil, manipüle edildiğimiz bir evreye geçiyoruz.

Toplumsal düzeyde ise bu tür baskılar “kolektif travma” riskini beraberinde getirir. Sürekli tehdit altında olduğunu hisseden bir toplumda, bireyler daha savunmacı, daha gergin ve tahammül seviyesi daha düşük hale gelebilir.

Günlük hayatta trafikte, markette veya sosyal medyada şahit olduğumuz o ani parlamaların arkasında, “güvende değiliz” hissinin sürekli çalışması vardır.

Zihnimiz hayatta kalma moduna geçtiğinde (savaş ya da kaç tepkisi), mantıklı düşünme ve empati kurma becerilerimiz zayıflar. Bu da toplumsal huzursuzluğun en büyük besleyicisidir.

Peki, bu yoğun psikolojik baskı altında ruhsal bağışıklığımızı nasıl koruyacağız?

İlk adım, maruz kaldığımız bilgi bombardımanını kontrol altına almaktır. Bilgi sahibi olmak ile “maruz kalmak” arasında devasa bir fark vardır. Sürekli felaket senaryosu üreten yayınları takip etmek, ruhumuzu sürekli bir alarm durumunda tutar.

İkinci adım ise kontrol edebileceklerimize odaklanmaktır. Küresel güç oyunlarını veya dış politika söylemlerini bireysel olarak kontrol edemeyiz; ancak kendi tepkilerimizi, evimizin içindeki sükuneti ve sosyal çevremizle kurduğumuz dayanışmayı kontrol edebiliriz.

Belki de bu dönemde en çok ihtiyacımız olan şey, dışarıdaki gürültüyü tamamen susturmak değil, onun içimizde ne kadar yer kaplayacağına karar verebilmektir.

Çünkü ruhsal dayanıklılık, dünyanın ne kadar sakin olduğu ile değil, bizim iç dünyamızda neyi nasıl karşıladığımızla ilgilidir.

Çocuklarımıza bırakacağımız en önemli miras da belki tam olarak budur:
Belirsizliğin ortasında bile dengede kalabilen, korkuyu inkâr etmeyen ama onun tarafından yönetilmeyen bir zihin.

Kapımızın önündeki gürültü her zaman tamamen kesilmeyebilir, ancak biz evimizin içindeki sesi nasıl ayarlayacağımızı öğrenebiliriz.