Kurban Bayramı denince benim aklıma önce çocukluğum gelir…

O eski bayram sabahlarının heyecanı, evlerin içindeki telaş, sokaklardaki mutluluk, insanların yüzündeki samimiyet gelir…

Biz bayramları Balıkesir’in Bigadiç ilçesinde geçirirdik. O zamanların bayramı gerçekten bambaşkaydı. Şimdiki gibi değildi… Bayram aslında haftalar öncesinden başlardı bizim için. Hele çocuksan, bayramın en büyük heyecanı bayramlıklardı.

Daha bayrama 10-15 gün kala yeni ayakkabılar, gömlekler, pantolonlar alınırdı. O kıyafetler hemen giyilmezdi tabii… “Bayram sabahı giyeceksin.” diye özenle kaldırılırdı. Ama biz çocukların aklı fikri onlardaydı. Her gece yatmadan önce gider bayramlıklarımıza bakardık. Ayakkabı kutuları açılır, o yeni ayakkabı kokusu içimize çekilirdi. Uyku bile tutmazdı. Çünkü o zamanın bayram kıyafetleri şimdiki gibi değildi; daha özenle hazırlanır, daha kıymetli olurdu. Belki yılda bir kez alınırdı ama değeri çok büyüktü bizim için. O bayram sabahı o ayakkabıları giymek, sokağa öyle çıkmak dünyanın en büyük mutluluğu gibiydi.

TATLI TATLI REKABET

Arife günü evlerde ayrı bir telaş başlardı… Anneler mutfakta günler öncesinden hazırlığa girişirdi. Sarmalar sarılır, zeytinyağlılar yapılır, ev yoğurtları mayalanırdı. Rahmetli dayımın bayramlara ayrı bir özeni vardı… Bayramdan bir gün önce meşhur “höşmerim” tatlısı yapılırdı. O tatlının kokusu bütün evi sarardı. Sonra eşe dosta, komşulara dağıtılırdı. Çünkü bayram paylaşınca güzeldi.

Bir de bizim oralarda bayramın vazgeçilmez tatlıları vardı… Anneannemin yaptığı kalbura bastı tatlısının tadı hâlâ damağımdadır. Bir de özel yaptırılan cevizli ev baklavaları… Bayram ziyaretlerinde herkesin tatlısı konuşulurdu. “Kimin baklavası daha güzel olmuş?”, “Kalbura bastının şerbeti tam kıvamında mı?” diye kendi aramızda tatlı tatlı yorum yapardık. O sohbetlerin bile ayrı bir samimiyeti vardı.

Bayramdan bir gün önce kurban hazırlıkları başlardı. Bıçaklar bilenir, gerekli malzemeler hazırlanırdı. Büyükler konuşurken biz çocuklar da heyecanla onları izlerdik. O büyük telaşın içinde kendimizi çok önemli hissederdik.

Bayram sabahı daha hava aydınlanmadan kalkılırdı. Herkes en güzel bayramlıklarını giyerdi. Dede, baba, amcalar, dayılar hep birlikte bayram namazına giderdi.

Hemen ardından;

Caminin içine girince insanı bambaşka bir huzur sarardı… Daha çocuk yaşta olmama rağmen o manevi atmosfer hâlâ kulaklarımda, hâlâ yüreğimde.

Saflar sıklaşır, herkes omuz omuza dururdu. Ve sonra hocanın o tok sesi caminin içinde yankılanırdı:

“Üç tekbir ile bayram namazına…”

Ardından yükselen tekbir sesleri…

“Allahu ekber Allahu ekber, la ilahe illallahu vallahu ekber…”

İşte o an bayramın gerçekten geldiğini hissederdik…

Camiden çıkınca mahallede herkes sıraya geçer, tek tek bayramlaşılırdı. O görüntüler hâlâ gözümün önünde… Saygı vardı, sevgi vardı, samimiyet vardı.

PAYLAŞMANIN HAZZINI ÖĞRENDİK

Sonra kabristan ziyareti olurdu. Aile büyüklerine dualar edilir, geçmişler anılırdı. Ardından eve dönülür, mis gibi hazırlanmış kahvaltı sofralarına oturulurdu. Çayın kokusu, sofradaki muhabbet, herkesin bir arada oluşu… İşte bayramın gerçek huzuru buydu.

Kahvaltının ardından kurban telaşı başlardı. Dualar eşliğinde kurban kesilir, biz çocuklar hem heyecanla hem biraz korkuyla olan biteni izlerdik. Büyükler bize de görev verirdi. “Şuradan tut.”, “Bunu getir.” diye onların yanında dolaşır, kendimizi işin bir parçası sanırdık.

İlk kesilen kurbandan kavurma yapılırdı. O koku bütün mahalleyi sarardı. Ama bayramın en güzel tarafı paylaşmaktı. Öğleden sonra kurban payları hazırlanır, ihtiyaç sahiplerine dağıtılırdı. Kimsenin kapısı boş geçilmezdi. Çünkü bize bayramın sadece yemek değil; paylaşmak, gönül almak, hayır duası almak olduğu öğretilmişti.

Akşamüstü tekrar hazırlanılırdı. Bayramlıklar yeniden giyilir, eş dost ziyaretlerine çıkılırdı. Büyüklerin elleri öpülür, dualar alınırdı. Çocuk için harçlık da ayrı bir heyecandı tabii… Kim ne verdi diye kendi aramızda konuşur, mutlu olurduk.

ÇOCUKLARA BAYRAM BAŞKA GELİRDİ

Bigadiç’in o bayram caddesi ise bambaşka bir yerdi… Akşam olunca herkes oraya çıkardı. Gençler yürüyüş yapar, insanlar en güzel kıyafetleriyle dolaşırdı. Kaşarlı sucuklu tostların kokusu her yeri sarardı. Çekirdekler, pamuk şekerler, elmalı şekerler… Panayırlar kurulur, lunaparklar açılırdı. Çocuklar için dünya oradan ibaretti.

Bir de o dönemlerde Almanya’dan, İsviçre’den, yurt dışından gelen gurbetçiler olurdu… Senede bir kez de olsa bayramda memlekete gelirlerdi. Ellerinde kocaman bavullar… İçinden çıkan çikolatalar, şekerler, rengârenk oyuncaklar, elektronik hediyeler bize başka bir dünyadan gelmiş gibi gelirdi. O dönemlerin Türkiye’sinde bunlar çok farklı şeylerdi. Çocuk aklı işte… O hediyelere hayran hayran bakardık. Şimdi çok şükür her şey var ama o günlerin heyecanı, o bekleyişin mutluluğu bambaşkaydı.

Bayram akşamları kurulan sofralar ise unutulmazdı… Kurban etleri, ev yoğurtları, sarmalar, zeytinyağlılar, tatlılar… Ardından içilen çaylar ve sabaha kadar süren sohbetler… Akrabalar gelir, bir yıldır görmediğin insanlarla o sofrada buluşurdun. Çünkü o zamanlar telefon yoktu, görüntülü konuşmalar yoktu… İnsanlar birbirini gerçekten özlerdi. Bayram geldiğinde hasret biterdi.

Şimdi dönüp bakınca anlıyorum ki biz o bayramlarda sadece eğlenmedik…

Paylaşmayı, birlik olmayı, büyüklere saygıyı, küçüklere sevgiyi öğrendik.

Bugünün gençlerinin de bayramların kıymetini bilmesini çok isterim. Çünkü bayram sadece tatil değildir… Bayram; aileyi ziyaret etmektir, büyüklerin elini öpmektir, onların hayır duasını almaktır. Eğer bugün hâlâ bu kadar güçlü aile bağlarımız varsa, bunun temelinde o eski bayramların bereketi, samimiyeti ve hikmeti vardır.

Şimdi bazen kızım Serpil Naz’a o eski bayramları anlatırken gözlerimin içi gülüyor…

Bizim zamanımızda bayramlar böyleydi kızım” diyorum.

Bir çift yeni ayakkabıyla mutlu olmayı, büyüklerin duasını almanın kıymetini, aynı sofrada oturmanın bereketini anlatıyorum ona…

Çünkü istiyorum ki o da bayramı sadece bir tatil gibi değil; bir gönül buluşması, bir aile sıcaklığı, bir sevgi mirası gibi yaşasın…

Belki zaman değişiyor… Ama bayramın ruhu hiç değişmesin.

Çocuklar yine heyecanla uyusun, sofralar yine kalabalık olsun, büyüklerin elleri yine sevgiyle öpülsün…

Belki zaman değişti…

Ama bayramın kalbimizde bıraktığı o sıcaklık hiç değişmedi.

Ve bizler, hangi yaşta olursak olalım…

İçimizdeki o bayram çocuğunu hiç kaybetmedik.

Çünkü biz, o bayramlarda Türkiye olurduk