Hayatta bazı kararlar var… İnsanı bir anda değiştirmiyor, yavaş yavaş değiştiriyor. Bir ilişki, bir dostluk, bir iş ya da bir ortaklık… Başta her şey yolunda gibi duruyor. Ama zaman geçtikçe fark ediyorsun; aslında bazı şeyler ilerlemiyor, sadece sürüyor.

En zor taraf da bu zaten. Çünkü insan çoğu zaman neyin yanlış olduğunu biliyor… ama bildiğini yapmak, bilmekten daha zor geliyor.

Bu yüzden birçok insan aynı döngünün içinde kalıyor. Yoran ilişkiler devam ediyor, bitmesi gereken dostluklar sürüyor, artık büyütmeyen işler taşınıyor. Çünkü bırakmak kolay değil. İnsan alışıyor, alıştığı şeye de bir anlam yüklüyor. “Sabır” diyor, “emek” diyor, “vefa” diyor… Ama bazen hiçbiri değil. Sadece alıştığın şeyi bırakmaya cesaret edememek.

Zamanla bu durum normalleşiyor. Yanlış olan bile “idare edilir” hale geliyor. Sonra daha tehlikeli bir şey başlıyor: insan kendini ikna ediyor. “Belki düzelir”, “biraz daha sabredeyim”, “her şey hemen olmaz”…

Ama bazı şeyler düzelmiyor. Sadece uzuyor.

Bir noktadan sonra şunu fark ediyorsun… aslında sen o ilişkiyi, o işi ya da o bağı taşımıyorsun. Tam tersine, o seni taşıyor. Ve bunu fark etmek genelde en geç olan şey.

İşte tam burada David Russell’ın sözü oturuyor yerine;
“Hayattaki en zor şey; geçeceğin köprülerle, yakacağın köprüleri doğru ayırt etmektir.”

Çünkü bazı köprüler seni ileri götürüyor… bazılarıysa sadece olduğun yerde tutuyor. Ve en zor kısmı da şu: hangisinin ne olduğunu zamanında anlayabilmek.

Hayat aslında çok net bir şey söylüyor; Her köprü geçilmiyor. Bazıları geçmek için değil, geride bırakmak için var. Ve bazen insanın kendine yapacağı en doğru şey, o köprüyü yakabilmek…

“Bazen insanı en çok yoran, bırakamadıklarıdır.”…