Albert Camus’nün “Yabancı” romanıyla kurduğum ilişki, yıllar önce okunan bir metnin zihnin bir köşesinde sessizce kalması gibiydi. Meursault, hiçbir zaman sevilen bir karakter olmadı benim için, daha çok rahatsız edici bir tanıklık alanı açtı. Hayata karşı sergilediği mesafe, insanın kendi içinden kaçamadığı soruları beraberinde getirdi. Alsancak Karaca Sineması’nda 12.15 seanslarında gösterilen sinema uyarlaması, tam da bu eski tanışıklığın üzerine kuruluyor. Filmin gündüz saatlerinde, hayatın olağan akışı sürerken izleyiciyle buluşması, metnin yarattığı yabancılaşma duygusunu daha da belirgin hâle getiriyor.

François Ozon’un bu metni ele alış biçimi, izlerken kendini hemen belli ediyor. Ozon, sinemasında çoğu zaman karakterlerinin iç dünyasını açmayı seven bir yönetmen. Bastırılmış duygular, toplumla sürtüşen bireyler ve kırılgan ilişkiler onun filmlerinde sıkça karşımıza çıkar. Bu nedenle “Yabancı” gibi mesafeli, içine kapanık bir metnin başına geçtiğinde nasıl bir yol seçeceğini merak ederek izledim filmi. Ozon burada alışıldık anlatım konforundan bilinçli biçimde uzak duruyor. Meursault’yu çözümlemek yerine, onunla aynı mesafede durmayı tercih ediyor.

Filmi Karaca Sineması’nın salonunda, 12.15 seansında izlerken beni en çok etkileyen şey, anlatının ısrarla açıklamaktan kaçınması oldu. Meursault’nun davranışları gerekçelendirilmiyor, duyguları adlandırılmıyor. Kamera, karakterin içine girmeye çalışmıyor onu izliyor, bazen uzun süre susarak izliyor. Bu suskunluk, salonun atmosferiyle birleştiğinde izleyiciyi konforlu bir izleme alanından çıkarıyor. Ne hissetmeniz gerektiği size söylenmiyor. Bu durum rahatsız edici olduğu kadar dürüst bir sinema dili kuruyor. Ozon’un yönetmenliği bu filmde özellikle geri çekilme cesaretiyle öne çıkıyor. Görüntüler estetik bir gösteriye dönüşmüyor, müzik izleyiciyi yönlendirmiyor. Güneş, sahil ve kapalı mekânlar Meursault’nun dünyayı algılayış biçimine hizmet eden bir dil kuruyor. İzlerken sık sık Camus’nün romanına döndüğümü fark ettim. Metindeki yorgunluk ve mesafe hissi, sinemada görüntülerle yeniden üretilmiş gibiydi. Ozon’un bu tercihi, uyarlamanın en iyi yanlarından biri olarak öne çıkıyor.

Avrupa sinemasını yakından takip edenler için bu film, Ozon’un en gürültülü işleri arasında yer almıyor. Ancak tam da bu yüzden dikkat çekici. Yönetmen burada kendini anlatmaktan vazgeçiyor, Camus’nün metnine alan açıyor. Karaca Sineması’nda, günün ortasında, 12.15 seansında izlenen bu film, izleyiciyi gündelik hayattan koparmadan onunla yüzleştiriyor. Bu yüzleşme, salon çıkışında da izleyicinin peşini bırakmayan bir ağırlık olarak kalıyor.

Seans bittiğinde salondan ayrılırken, Camus’nün Meursault’sunun bugünün dünyasında hâlâ yerini koruyup korumadığını düşündüm. Film bu soruya cevap vermiyor. Belki de en doğru yaptığı şey bu. Yabancı, hem romanıyla hem de bu sinema uyarlamasıyla, insanın hayat karşısındaki konumunu sorgulamaya devam ediyor. François Ozon’un kamerasında bu sorgulama daha sessiz, daha mesafeli ama hâlâ etkili. Karaca Sineması’ndan çıkarken geriye kalan şey, net bir yargıdan çok, zihinde dolaşmaya devam eden bir düşünce hâli oluyor.