17 Mayıs Pazar günü İzmir Artvenue’da gerçekleştirilecek Agnès Varda etkinliği, sinemaya biraz daha yakından bakmak isteyen herkes için önemli bir panel niteliği taşıyor. Saat 12.30 ile 18.00 arasında düzenlenecek etkinlikte, Varda’nın en iyi filmlerinden biri kabul edilen “Cléo de 5 à 7” gösterilecek; ardından film üzerine konuşmalar ve değerlendirmeler yapılacak. Mayıs ayında doğmuş bir yönetmeni yine mayıs ayında, onun sinema tarihindeki yerini belirleyen filmlerden biri üzerinden konuşacak olmak başlı başına anlamlı bir karşılaşma yaratıyor. Çünkü Agnès Varda’nın sineması insanın zihninde uzun süre dolaşan, bakış biçimini değiştiren bir etki bırakır.
Sinema tarihi uzun yıllar boyunca erkek yönetmenlerin kurduğu büyük anlatılar üzerinden şekillendi. Fransız Yeni Dalga denildiğinde çoğu kişinin aklına önce Jean-Luc Godard, François Truffaut ya da Claude Chabrol gelir. Fakat bugün geriye dönüp bakıldığında, bu büyük dönüşümün ruhunu en erken hisseden isimlerden birinin Agnès Varda olduğu açık biçimde görülüyor. Ona yıllardır “Fransız Yeni Dalga sinemasının büyükannesi” denmesi de bundan kaynaklanıyor. Çünkü Varda, henüz ortada “Yeni Dalga” diye tarif edilen büyük hareket yokken bile sinemanın başka türlü kurulabileceğini göstermişti. Kamerayı stüdyodan çıkarıp sokağa taşıyor, gündelik hayatın ritmini sinemanın merkezine yerleştiriyor, insan yüzüne uzun uzun bakmaktan çekinmiyordu.
1955 tarihli “La Pointe Courte”, bugün hâlâ modern sinemanın kırılma noktalarından biri olarak görülüyor. Film çekildiğinde ortada büyük bir akım bulunmuyordu ama Varda’nın kullandığı dil birkaç yıl sonra Fransız sinemasında yaşanacak değişimin işaretlerini taşıyordu. Bunun önemli nedenlerinden biri de onun sinemaya fotoğrafçılıktan gelmesiydi. Kadrajlarında her zaman dikkatli bir göz hissedilir. Bir sokak, bir pencere, boş bir sandalye ya da bir duvar bile onun filmlerinde yaşayan bir parçaya dönüşür. Şehirleri dekor gibi kullanmaz. Mekânların hafızasını da anlatının içine yerleştirir.
Agnès Varda’nın sinemasını unutulmaz hale getiren temel meselelerden biri de kadınlara yaklaşım biçimidir. Avrupa sinemasında kadın karakterler uzun yıllar boyunca erkek hikâyelerinin çevresinde kuruldu. Varda ise kadınların kendi iç dünyasına yöneldi. Onların korkularını, bedenleriyle kurdukları ilişkiyi, toplum içinde taşıdıkları baskıyı ve görünmeyen yalnızlıklarını merkeze aldı. Bunu yaparken didaktik bir dil kurmadı. Seyirciye ders veren bir yönetmen olmadı. Daha çok, dikkatle bakmayı önerdi. Kadınların gündelik hayat içinde yaşadığı sıkışmışlıkları büyük dramatik gösterilere ihtiyaç duymadan görünür hale getirdi.
“Cléo de 5 à 7” bu yaklaşımın en iyi örneklerinden biri olarak hâlâ güncelliğini koruyor. Film, genç ve tanınmış bir şarkıcı olan Cléo’nun iki saatlik bekleyişini anlatır. Kanser şüphesiyle yaptırdığı testin sonucunu bekleyen Cléo, Paris sokaklarında dolaşırken kendi hayatıyla da yüzleşmeye başlar. İlk bakışta son derece sade görünen bu hikâye, Varda’nın bakışı sayesinde derin bir varoluş meselesine dönüşür. Cléo başlangıçta insanların kendisine hayranlıkla bakmasına alışmış bir kadın gibidir. Güzelliğinin yarattığı görünürlüğün içinde yaşamaktadır. Fakat ölüm ihtimali zihnine yerleşmeye başladıkça kendi görüntüsüne duyduğu güven sarsılır. Aynalara bakışı değişir, insanlarla kurduğu ilişki dönüşür, şehir başka görünmeye başlar.
Filmin en etkileyici taraflarından biri zamanı kullanma biçimidir. Varda hızlı akan bir anlatı kurmaz. Beklemenin ağırlığını seyircinin omzuna bırakır. Bir kafede geçirilen birkaç dakika, kısa bir taksi yolculuğu ya da sıradan görünen bir yürüyüş, Cléo’nun ruh halini açığa çıkaran büyük anlara dönüşür. Paris ise film boyunca yaşayan bir organizma gibi hareket eder. Kalabalıklar, vitrinler, trafik sesi ve insanların bakışları Cléo’nun zihnindeki karmaşayı büyütür. Film boyunca modern şehir hayatının insan üzerinde yarattığı baskıyı hissederiz. Özellikle kadın bedeninin sürekli izlenen ve değerlendirilen bir alana dönüşmesi filmin temel meselelerinden birini oluşturur.

Bugün dünya sinemasında kadın yönetmenlerin hâlâ erkeklerle eşit koşullarda üretim yaptığını söylemek zor görünüyor. Agnès Varda ise bu eşitsizliğin çok daha sert yaşandığı bir dönemde kendi sinema dilini kurmayı başardı. Erkek yönetmenlere benzemeye çalışmadı. Kendi bakışını değiştirmedi. Bu yüzden sonraki kuşak kadın sinemacılar açısından bir ilham kaynağına dönüştü. Yaş alma meselesine yaklaşımı da bu açıdan dikkat çekicidir. Gençlik takıntısının büyüdüğü bir dünyada Varda, yaşlılığı gizlenecek bir dönem gibi göstermedi. Merak duygusunu hiç kaybetmeyen tavrıyla yaşamın her dönemine açık duran bir sanatçı olarak kaldı.
Bugün sinema giderek daha hızlı tüketilen bir alana dönüşüyor. Görüntüler çoğalıyor, anlatılar hızlanıyor, seyircinin dikkat süresi küçülüyor. Böyle bir dönemde Agnès Varda’nın filmleri yeniden başka bir anlam kazanıyor. Çünkü onun sineması insana bakmayı öğretiyor. Bir yüzün taşıdığı yorgunluğu fark etmeyi, sokakta yürüyen bir insanın sessizliğini görmeyi ve gündelik hayatın içindeki kırılmaları hissetmeyi yeniden hatırlatıyor.
Bu nedenle 17 Mayıs Pazar günü İzmir Artvenue’da saat 12.30 ile 18.00 arasında gerçekleşecek bu etkinlik, sıradan bir film gösteriminden çok daha fazlasını ifade ediyor. “Cléo de 5 à 7”yi bugün yeniden izlemek; kadınları, şehirleri, zamanı ve hayatın kırılgan taraflarını yeniden düşünmek anlamına geliyor. Agnès Varda’nın sineması yaşamaya devam ediyor ve dünyaya başka türlü bakabilmenin hâlâ mümkün olduğunu hatırlatıyor.