Bayramların insana çocukluğunu, eskiyi hatırlatan bir tarafı var. Ne yaşarsak yaşayalım, kaç yaşına gelirsek gelelim; o günlerde içimizdeki telaş biraz susuyor.

İnsan yeniden sofraya, kahkahaya, kalabalığa dönmek istiyor.

2026’nın iki bayram arasından geçip son dini bayramın arifesindeyiz. Ve galiba en çok da bunu özlüyoruz: birlikte olmayı… Aynı sofrada buluşmayı, aynı çayın buharına bakmayı, aynı anıya birlikte gülmeyi… Hayatın içinde herkes başka şehirlerde, başka hayatlarda, başka mücadelelerde bulunabiliyor…

Bayram ise bütün o dağılmış ruhları kısa süreliğine de olsa aynı masada topluyor. Kıymetli olma nedenlerinden birisi de “birlik olma” hissi.

Yeni nesle bu duyguyu aktarabiliyorsak ne mutlu bize… Bu ülkede hâlâ hep birlikte sevinebildiğimiz şeyler var. Milli bayramlar, dini bayramlar, milli maçlar, afet zamanlarında kurulan dayanışma vs…

Ama birlik dediğimiz şey sadece özel günlerde hissedilirse bir şeyler eksik kalıyor. Gerçek birlik; evde, okulda, trafikte, işte, günlük hayatın en sıradan anlarında saygıyı sürdürebildiğimiz zaman başlıyor. Çünkü insanın karakteri, bayram masasındaki nezaketinden değil; gündelik hayattaki tavrından anlaşılır.

Ben oldum olası bir çok şeyi merak etmişimdir. Yaradan'ı, yaratılanı, varoluş nedenimizi, yaşadıklarımızın anlamını, insanı, uzayı, astrofiziği, metafiziği, sınırlarımızı, evrenin içini, dışını ve dinleri…

Bütün dinlerin ortak noktası nedir? Dini inançların temelindeki felsefe insanları birleştirmesi gerekirken neden insanları birbirinden ayırıyor?

Hz. İbrahim; İslam’da, Yahudilikte ve Hristiyanlıkta kabul gören en büyük peygamberlerden birisi. Üç büyük dinin ortak atasıdır… Dinlerin babasıdır. Putperest Babil halkını ve kendi babasını putlara tapınma, tevhit inancı, ahlaki ve toplumsal yozlaşma konusunda uyarmıştır.

İslam alimlerinin çoğunluğuna göre kurban edilmek istenen oğul Hz. İsmail, Tevrat ve İncil’e göre kurban edilmek istenen oğul İshak’tı. Aynı hikayede bile farklı anlatımlar var. Aynı kökten gelen inançlar, tarih boyunca neden birbirinden bu kadar uzaklaştı? Yahudilikte Korban ( Tanrı’ya yaklaşmak ) olarak adlandırılmış. En çok sevdiği şeyden vazgeçerek Tanrı’ya olan bağlılığını göstermek.

Bu bayramın manevi anlamı da; teslimiyet, sadakat, fedakârlık ve insanın kendi içindeki fazlalıkları bırakabilmesi.

Yahudi ve Müslüman topluluklarda kurban ve erkek çocukların sünnet edilmesi Hz. İbrahim kaynaklıdır. Yahudi toplumunda Tanrı’ya erkek çocukların kurban olarak sunulduğu bilinmektedir. Hz. İbrahim’in rüyasında oğlunu kurban ettiğini görmesi de bu uygulamanın işareti sayılmaktadır. Zamanla insanı kurban etmek terk edilmiş ve bunu yerine onu simgeleyen sünnet derisi kesilmeye başlanmıştır.

Günümüzde Kurban Bayramı sadece Müslüman ülkelerde belirli gün ve formatta kutlanmaya devam etmektedir. Türklerin eski inançlarına göre Gök Tengri inancı mevcut… Doğayla iç içe, evrenin düzenine dayanan bir anlayış…

Ben ve ailem doğanın bir parçası olarak yaşadık. Annem evin lokman hekimiydi..

Kamping’e gelen İtalyan misafirlerimiz hasta mı olmuş?

Hemen bir ıhlamur çayı…

Karnı mı ağrıyor? Bir hayıt…

Bağırsakları bozulana Türk kahvesi tozu ve limon suyu…

Tansiyonu düşene tuzlu ayran

Çünkü her derdin devasının biraz doğada, biraz da insanın kendisinde olduğuna inanıyoruz. Bitkilerle, toprakla, havayla iyi gelmeye çalışıyoruz birbirimize.

Doğduğumuzdan itibaren bir döngünün içine giriyoruz. Oku… çalış… yetiş… kaygılan… üret… tüket… hep çalış... para kazan... kork…eğlen… evlen… bir şeylere yetiş… Sarmal gibi dön babam dön misali…

İnsan çok fazla dış dünyaya odaklandıkça kendinden uzaklaşıyor. Kendinden uzaklaştıkça da hayatın anlamını kaybetmeye başlıyor. Böyle zamanlarda kendimize sormamız gereken soru: “Ben kimim?”

KİM, NEYE DEĞER KATAR?

İnsanı gerçekten tanımlayan şey; memleketi, işi, statüsü ya da etiketi mi? Bunların hepsi giderse geriye ne kalır?

Mesela ben konservatuarda müzik eğitimi aldım. Peki müzik yapmadığım gün değerim azalıyor mu? Müzik mi bana değer katıyor, ben mi müziğe değer katıyorum? Çok emek verdiğim, enerjimi ve sevgimi verdiğim, onu önemsediğim, ciddiye aldığım için aslında ben mi ona değer katıyorum? Bizler müziğe can vermezsek ne değeri kalır ki..

Bir insanın değeri yaptığı şeyden çok; yaptığı şeye ne kadar çok değer kattığıyla alakalı olabilir. Ara sıra bu dünyanın karmaşasından beni uzaklaştıran sihirli bir cümle var: “Less is more = Az, daha çoktur.” Bu cümle gerçekten beni çok rahatlatıyor, fazlalıklarımı arındırıyor resmen.

Az daha çoktur” özdeyişinden yola çıkarsak; Kurban Bayramı’nın asıl manası burada da saklı sanki.. İnsanın içindeki fazlalıkları bırakabilmesinde…

Kibirleri, korkuları, kıskançlıkları, öfkeleri, hasetliği, sürekli haklı çıkma ihtiyacını, her şeyi kontrol etmeye çalışmasını, susup içinde büyütmelerini, her şeyi kişisel algılamasını, değişimden korkmayı, başkaları ne derleri, kendini başkalarıyla kıyaslamaları, anlamsız yükleri…

Bütün bu duygularla birlikte bir kafesin içinde olduğunuzu hayal edin. Bu duygular sizde varsa zaten o kafesin içinde bunlarla yaşıyorsunuz. Hayal etmenize bile gerek yok.

Gerçekte size ait olmayan duygu ve düşünceleri taşıdığınızda ağırlık olur, yük yapar. Bu yüklerle gezerken görüş alanınız ve konsantrasyonunuz azalır. Görüş alanınızın dar olduğu yerde yargılar çoğalır. Yargılar çoğalınca sizde yargılanırsınız. Yine içinden çıkamadığınız karmik bir sarmala dönüşür…

Kurban metaforuna değinmişken… Hz. İbrahim en sevdiği ve değer verdiği oğlundan vazgeçmeye razıydı ama bizler başkasında görsek kınayacağımız huylarımızdan vazgeçmeye razı değiliz..

Kendi kendinin kurbanı olan insanlarla dolu olan bu dünyada.. Bu bayramda bir sürü gereksiz can kırıklıklarının buharlaşması dileğiyle..

Kurban Bayramımız kutlu olsun.

Kısa süreliğine de olsa bayramda bizlerden geriye hep saf bir şey kalır: Çocuk olmak. Belki de bayramların insana çocukluğunu hatırlatmasının sebebi tam olarak budur.