Oyuncular, mankenler şarkıcı olmak istiyor. Şarkıcılar oyuncu olmak istiyor. Bir fenomen oyunculuğa soyunuyor. Bir futbolcu yorumculuğa geçiyor. Aslında bunda hiçbir sorun yok. Sorun, artık sahneye çıkmanın ustalaşmaktan daha değerli görülmesi.

Eskiden insanlar, görünür olmak için yeterli özelliklere sahip olmaya çalışırdı. Şimdi “olmadan” görünür olmak istiyor. Üstelik birçok sektörde tekelcilik ve popülerlik ekonomisi de bu tabloyu besliyor. Bir mesleğin okulunu okuyup yıllarını veren insanlar kenarda beklerken, vitrinin en görünür yerleri çoğu zaman hazır şöhretlere ayrılıyor.

Elbette herkes istediği alana yönelebilir. Ben de hayatım boyunca tek kulvarda ilerlemedim. Ancak insanın her alana girebilmesiyle, her alanda yeterli olması aynı şey değil. Herkes istediği alanda yetenekleriyle kendini gösterme hakkına sahip.

Sahne, yalnızca cesaret değil, hazırlık ve birikim de ister. Seyirci kimi zaman acımasız olabilir; ancak beklentinin yüksek olduğu yerde eleştirinin de sertleşmesi kaçınılmazdır.

“İnsan iddialı olduğu yerden sınanır.” sözü biraz da bunu anlatır. Gözlerin üzerinde olduğu bir alanda varlık göstermek isteyen kişinin, üstlendiği işin hakkını verebilmesi beklenir. Aksi halde alkış ile eleştiri arasındaki mesafe sanıldığından çok daha kısa olabilir.

Bazı sanatçılar, çok yönlüdür ve çoklu yeteneğin sağladığı avantajı değişik alanlarda kullanabilir. Sadece güzel ve yakışıklı olduğu için şöhret basamaklarını tek hamlede çıkanların yanında yetenekli kişileri, her alanda çok takdir ediyorum. Kalben saygı duyuyorum.

Kimsenin yeni bir şey deneme hakkını elinden almadan; yeterince hazırlanarak vitrine çıkmanın sakıncası yoktur.

Günümüz hız çağında hazırlık sürecinin giderek değersizleşmesi ve son yılların en büyük hastalıklarından biri olan ‘‘kolaycılık’’, emek vermeden görünür olma ve bir şeyleri elde etme arzusu çok güçlü...

Herkes sahnede olmak ister. Ancak sahnede olmanın gerektirdiği zorlu çalışmalara katlanmak, ince emek vermek herkesin istediği şey değildir.

Oysa değişmeyen bir kural vardır: Şöhret sonuçtur, sebep değil.

Bir toplumun kalitesi kaç kişinin ünlü olduğuyla değil, kaç kişinin işini daha iyi yaptığıyla ölçülür.

BEREN SAAT HONEY BEE ŞARKISI

Gelelim son günlerde sosyal medyada gündem olan Beren Saat meselesine...

Yukarıda yazdıklarımın faturasını ona kesmek için gelmedim bu konuya…

Sadece, bir İngilizce eğitmeninin videosuna denk geldim.

Beren Saat'in "Honey Bee" klibini paylaşmış. Şu minvalde de bir başlık kullanmış:

"Her şeye para var, öğretmene yok, yazıklar olsun.”

Öğretmenler para kazanamadığı için mi yazıklar olsun? Her yere para harcadığı için mi yazıklar olsun? Yoksa kendini geliştirmediği için mi yazıklar olsun?

Ardından da telaffuz hatalarına dikkat çekmiş. Telaffuz eleştirilebilir mi? Elbette eleştirilebilir. Yapıcı eleştiriler olmalıdır da… Fakat eleştiri ile alay etmek arasında ince bir çizgi vardır.

Sosyal medyada artık birçok kişi bu çizgiyi kaçırıyor. Çünkü amaç geliştirmek değil, ses getirmek oluyor. Bir insanın eksiğini göstermekle, onu kalabalığın önüne atmak aynı şey değildir. Ben burada yapıcı bir eleştiri görmekten çok, keşfete düşmeye uygun bir sertlik görüyorum ki; benim önüme de düştü…

Çünkü günümüz algoritmaları bilgiyi değil, öfkeyi ödüllendiriyor. Ne kadar sert konuşursanız o kadar izleniyorsunuz. Ne kadar küçümserseniz o kadar paylaşım alıyorsunuz. Bu yüzden birçok kişi artık uzmanlık alanından bilgi aktarmıyor, uzmanlığını sergiliyor. Aradaki fark önemli.

Şarkının beğenilip beğenilmemesi ise müzikal zevk meselesidir. Telaffuz tek başına yeterli bir açıklama değildir. Beren Saat'in İngilizce telaffuzunda kusurlar var mıdır? Vardır… Ama dünyanın hiçbir yerinde aksan tek başına bir sanatçının kaderini belirlemez. Amerika'da kendi aksanıyla şarkı söyleyen sayısız sanatçı var. Türkiye’de şive ile söylenen şarkılar, türküler var.

Müzik tarihinde aksanlı İngilizce söyleyip dünya çapında başarı yakalamış onlarca isim bulunuyor.

Ben bir müzisyen olarak telaffuza elbette önem veriyorum. Konservatuvar eğitimi sırasında İtalyanca, Almanca ve Fransızca fonetik ve diksiyon dersleri aldım.

Ancak müzikte ilk baktığım şey telaffuz değil: Ses.

Sesin tınısı. Sesini nasıl kullandığı. Nefesi nasıl yönettiği. Duyguyu nasıl aktardığı. Tekniği ne kadar kontrol ettiği. Çünkü kulağa hoş gelen bir tını, telaffuzun da önüne geçer.

Eğitime ihtiyacı olan bir sesi ben olsam nasıl geliştirirdim, nasıl daha güçlü bir sese dönüştürürdüm? Her ses gelişmeye, güzelleşmeye açıktır. Yeter ki bıkmadan emek verilsin. Kapasitesi nelerdir, onları nasıl ortaya çıkarırız? Hemen şan dersleri bile gözümde canlanır.

Çünkü dinleyicinin kalbine ulaşan şey çoğu zaman bir harfin doğru söylenmesi değil, doğru ses kullanımı ile duygunun doğru aktarılmasıdır. Bizler de ne söylediğini bile bilmediğimiz şarkıları hayranlıkla dinlemiyor muyuz?

Yapıcı bir eleştiri olarak yazıyorum; geliştirilmesi gereken asıl nokta aksandan önce ses eğitimidir. Çünkü aksan çalışılarak düzeltilir. Ama ses eğitimi uzun ve disiplinli bir süreç ister.

Beren Saat'in müziğe ilgi duyması ve bu alanda üretim yapmak istemesi son derece doğal. Ancak yeni bir alana giren herkes gibi, bu alanda da beklentilerin merkezinde yetenek kadar hazırlık süreci bulunuyor. Müzik yapmaktan keyif aldığı belli. Şarkılarını da kendisi yazıyormuş. Bu heyecanı da izleyiciye geçiriyor. Üreten insanları da çok severim. Fakat yıllardır oyuncu olarak tanınan bir isim yeni bir alana geçtiğinde beklentiler de doğal olarak yükseliyor. Bu yüzden insanlar sadece cesareti değil, hazırlığı da görmek istiyor.

Aslında bütün mesele burada düğümleniyor…

Hızlı tüketime geçtiğimiz bu dönemde insanlar sonucu görmek istiyor. Emeği değil. Sahneyi görmek istiyor. Provayı değil. Alkışı görmek istiyor. Yıllarca süren çalışmayı değil.

Oysa sanatın da hayatın da değişmeyen bir gerçeği vardır:

Ustalık, sahneye çıkmadan önce başlar.

Başlıktaki soruyu bir kez daha soralım:

Herkes sahnede, peki ustalar nerede?