Takvimler 8 Mart’ı gösterdiğinde kimi vitrinler mor renge bürünür, kimi kürsüler eşitlik cümleleriyle dolar. Oysa 8 Mart, yalnızca bir anma ya da kutlama günü olarak okunamaz; o gün, insanlığın kültürel hafızasında açılmış derin bir parantezin adıdır. Bu parantezin içinde emek vardır, sanat vardır, direniş vardır, zarafetle örülmüş bir kararlılık vardır. Kadınların tarihi, insanlığın hikâyesinin dipnotu gibi anlatılagelmiş olsa da aslında metnin kendisidir.
Tarih boyunca kalemi eline alan, sahneye çıkan, tuvale renk süren her kadın, kendi çağının sınırlarına ince bir çatlak atmıştır. Virginia Woolf, kendine ait bir oda talep ederken yalnızca fiziksel bir mekânı işaret etmiyordu; zihinsel bir özgürlük alanını tarif ediyordu. O oda, yüzyıllardır kapısı aralık bırakılmış bir imkânın sembolüydü. Kadınların üretim alanında varlık göstermesi için gereken şeyin lütuf değil, hak olduğunu söyleyen bir çağrıydı bu. Bugün kültür sanat sayfalarında özgürce dolaşan kadın imzaları, o çağrının yankısını taşır.
Benzer bir yankı, Simone de Beauvoir’ın satır aralarında duyulur. Kadınlığın yazgı olarak sunulmasına itiraz ederken, toplumun inşa ettiği kalıpları tek tek söküyordu. Onun düşüncesi yalnızca akademik metinlerde kalmış bir teori olarak varlık sürmedi; tiyatro sahnelerinde, romanlarda, sinema perdesinde yeni kadın karakterlerin doğmasına alan açtı. Kültür dediğimiz biraz da bu cesur soruların çoğalmasıyla dönüşür.
Bu topraklarda ise Halide Edip Adıvar’ın sesi hâlâ rüzgâra karışır. İşgal altındaki bir şehirde meydanlara çıkan bir kadının sesi edebiyatın salonlarından taşarak tarihin akışına karıştı. Onun kalemi yalnızca roman kahramanları yaratmadı; kamusal alanda söz alan bir kadın figürünü görünür kıldı. Cumhuriyet’in kültürel harcında kadın emeğinin payını konuşurken bu cesareti anmadan geçmek mümkün olur mu?
Peki sözcüklerden taşan sanatın dili… Frida Kahlo’nun otoportrelerinde acı, beden ve kimlik iç içe geçer. Kırılganlıkla gücü aynı kadrajda buluşturan o resimler kadın deneyiminin tek boyutlu bir anlatıya sığmadığını gösterir. Yaralar estetik bir unsura dönüşürken izleyiciye şu soruyu bırakır: Acıdan doğan bir sanat insan ruhuna nasıl bu kadar iyi gelebilir? Belki de cevabı, hakikatin çıplaklığıdır.
8 Mart’ın kültürel derinliği burada başlar. Bu gün, çiçeklerin zarafetiyle sınırlı bir jest olarak kalamaz; bir bilinç tazelenmesidir. Kadınların emeği ev içinde görünmez kılınırken sanat üretiminde de benzer bir gölgede bırakılma yaşandı uzun yıllar. Sergi salonlarında adı küçük puntolarla yazılan, senaryosu başkasına mal edilen, bestesi duyulup hikâyesi unutulan kadınların izleri, şimdi daha gür bir sesle geri dönüyor. Bu dönüş yalnızca kadınların kazanımı olarak okunamaz; kültür dünyasının zenginleşmesidir.
Kadın yazar refleksiyle baktığımda 8 Mart haber değeri taşıyan bir tarih olmanın ötesinde, bir vicdan turnusolü gibi durur. Hangi kurumun yönetim kurulunda kaç kadın var sorusu kadar hangi roman listesinde kaç kadın yazarın adı geçiyor sorusu da önemlidir. Hangi film festivalinde kadın yönetmenler ana yarışmada yer buluyor sorusu da kültürel eşitliğin aynasıdır. Eşitlik salt hukuk metinlerinde yazan bir ilke olarak anlam kazanmaz; gündelik hayatın estetiğine, diline, hikâyesine sızdığında gerçek karşılığını bulur.
Duygusal bir yerden de bakıyorum elbette. Annelerimizin, öğretmenlerimizin, çalışma arkadaşlarımızın yüzünde gördüğümüz o yorgun ama direngen ifade, bana hep bir romanın en güçlü karakterini hatırlatır. Hayatın yükünü omuzlarken zarafeti elden bırakmayan kadınlar görünür bir alkış beklemeden tarih yazdı. 8 Mart o görünmez emeğin adını koyma günüdür.
Bu yüzden 8 Mart’ı sadece bir gün olarak düşünmek eksik kalır. O gün, geçmişle gelecek arasında kurulan kültürel bir köprüdür. Her yıl yeniden hatırlatır; hikâyeyi yazan da, anlatan da, yaşayan da kadındır. Kültür sanat dünyasının gerçek derinliği bu seslerin çoğulluğunda saklıdır. Ve biz o çoğulluğu ne kadar cesurca sahiplenirsek yarının sayfaları o kadar zengin, o kadar sahici olur.