Bir rüya gördüm... Bu ülkede, MESEM (Mesleki Eğitim Merkezi) uygulamaları kapsamında çok sayıda çocuk, haftanın üç-dört günü ağır ve güvencesiz koşullarda çalıştırılmaktaydı... Ve ne yazık ki, yetersiz denetimler ve iş güvenliği önlemlerinin alınmaması sonucu, her yıl artan sayıda iş cinayetine ve çocuk ölümüne üzülerek tanıklık ediyordum. Yine rüyamda, bu çocuklardan sağ kalanlar —muvaffak olabilirse tabii— gençlik evresine geçiş yapıyorlardı hayatlarında.

İçlerinden üniversiteye girmeyi başarabilenlerin pek azı, istediği okulda istediği bölümde para vermeden okuyabiliyordu. Geneli, ya kamyon dolusu paralar vermek zorunda kalarak okuyordu ya da iş hanından bozma binaların soğuk ve ruhsuz duvarları arasında gençliğini rendeliyordu.

Yine de tüm olumsuz koşullara rağmen, mezun olabiliyordu üniversiteden bu gençler ama gel gör ki, bu sefer de iş bulamıyorlardı. Yurt dışındaki akranları gibi hem çalışmak hem dünyayı gezebilmek gibi hayâllere dalıyor, gerçeğin en "kaya hâline" tosladıktan sonra da, ne yapıp edip kapağı yurt dışına atmaya çalışıyorlardı. Oralardan okul-iş kabulü alıyor, eldeki kısıtlı ve son imkânlarıyla yurt dışına çıkmaya çalışıyor ama bu kez de vize alamadıkları için, o son kuruşu da tüketmiş oluyorlardı.

Çok mutsuzdu rüyamdaki gençler. Geleceksizlik kaygısı içinde yön ve iş bulmaya çalışırken, kriminal bir olaya da karışmamayı başarabilmişlerse eğer, 30 ve üzeri yaşta oldukları hâlde, ailelerinin yanında onlarla yaşıyorlardı. Kriminal yaftasını taşımaktan ancak böyle kurtulabiliyorlardı belki de. "Ev genciydi" onlar çünkü. Genç-yetişkin yaşına rağmen, hâlâ ailesine sırtını dayamak zorunda kalan ev gençleri...

Bir de, "bumerang gençliği" vardı; bir şekilde iş güç sahibi olabildiği için bağımsızlığını kazanıp aile evinden ayrılmış ama asgarî ücret ve düşük maaş kıskacına takıldıktan sonra, büyüdüğü eve gerisin geri dönenlerdi onlar da.

Gençlik sayesinde, yeni toplumsal kavramlarla tanışıyorduk biz de böylece. Hayâllerinden fersah fersah uzakta yaşayan gençlerin en büyük övünç kaynağı, bu kavramları sosyolojik literatüre dahil etmek olabilirdi ancak.

Rüyamda gördüğüm bu (u)mutsuz gençlik, yuva kurmaktan, hortlak görmüşçesine kaçıyordu bir de. Aile kurmanın ve olmanın getireceği güzelliklerden ve içsel motivasyondan bîhaber, dillerine pelesenk ettikleri tek bir şey vardı: "önümüzü göremiyoruz"!!

Rüyaydı biliyorum ama çok canlı hissettiriyordu bana gördüğüm her şeyi. Hani bilirsin; rüyadasındır ama rüyanın gidişatından da hiç hoşlanmazsın ve uykuyla uyanıklık arası bir hâl içinde yön verirsin rüyana. Sonunu, olumluya evrilecek şekilde değiştirmek istersin. Ne kadar bilinç düzeyine yakınsan, o denli başarırsın da isteğini.

Ne bilinç düzeyinde ne bilinç altında, ne yapacağımı bilebildim; rüyadan uyanmayı seçtim ben de. Kabûl etti rüya merkezi bu isteğimi ve jenerik aktı hemen… En sonda bir yazı; ARKASI YARIN.

Bugün 19 Mayıs; Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı. Ata'ma sonsuz bir özlem ve saygı duyuyor bu ülkenin genci, yaşlısı... Kadını-erkeği ve çocuğu... Lâkin gençlik, bugünün bayram olduğunu pek hissedemiyor aziz Ata'm. Onlar vaktinden çok çok önce yaşlandı çünkü. E, ne diyelim o zaman?

Kutlu olsun yaşlı gençlerin bayramı!!

Jenerik sonundaki ARKASI YARIN yazısını gördüm ve uyandım… ama bir daha görmeyeyim diye aynı rüyayı, yeniden uyumaya yatmadım sonrasında. Zira gün artık, uyumak için çok kısa.