Yıllar yıllar önceydi… İstanbul Ataköy’de yaşıyorum o zamanlar. Bir gün işe gitmek üzere evden çıkmış, yola koyulmuştum. Metrobüsün ilk zamanları; öyle balık istifi gibi dolmuyor henüz araçlar. Otobüse biner binmez boş bir yer buldum ve oturdum. Hemen iki-üç sıra önümde, yüzleri bana dönük şekilde kucağında kızıyla bir baba oturuyor. Sarı saçlı, mavi gözlü, 1.5-2 yaşlarında, dünyalar güzeli bir kız çocuğu. Boncuk gibi maviş gözleriyle etrafını dikkatlice inceliyor… Babasının güvenli kolları arasında anlamaya, tanımaya çalışıyor koca bir ülkenin küçük ölçekteki maketini. Bir ara göz göze geliyoruz; gülümsüyorum… Işıldıyor bakışları... Onda kendimi gördüğümü nice sonra bu satırları yazarken fark ediyorum… Kendisini henüz bebekken kaybettiğim için, babamın kucağında bir güven okyanusunda özgürce yüzdüğümü hiç hatırlamıyorum ama belli ki derinde bir yerde, deneyimlediğim bir anı hatırlatıyor bana bu küçük insan… Derken, gülümsememin tüm otobüse yayıldığını görüyorum. Duraklar boyu devam edecek bakışmamız bir film rulosuna sarılıyor anbean…

Yönetmeni tanımıyorum; başrolde sarışın, mavi boncuk gözlü küçük kız. Babasının elini tutuyor, zaman zaman da sıkıca kavramak istiyor tüm olan biten yaşanırken… Babada ise tarif edilemez bir donukluk var. Kızına karşı tepkisiz ama çok garip bir şekilde, aurası da şefkat hâlesiyle sarmalanmış durumda. Kız çocuğu, gördüğüm en huzurlu çocuklardan. Babasının kucağında çok mutlu ve dingin olduğu o kadar belli ki... Sevilmeye değer olduğunu çok iyi biliyor sanki; duygusal refahı en üst seviyede ve dünya onun için çok güvenli bir yer gibi. Ben ise içimden babaya söyleniyorum. Kızına kocaman sarılmadığı için, çocuğunun elini sıkıca kavramadığı için kızıyorum hatta ona. Kız çocuğunun bu duruma benim gibi içerlemediğini görüp, ne kadar olgun olduğunu düşündüğümde ise, ona olan hayranlığım artıyor. İzlemekte olduğum bu film, uçlardaki duygular arasında bir yolculuğa çıkarıyor beni. Kâh hüzünleniyor kâh üzülüyor kâh coşuyorum film boyunca. Sürdürülebilir olmayan bir depresyona geçiş yapıyor ruhum. Bu hâlimin, yerini büyük bir mutluluğa devredeceğinden henüz habersizim.

Araç, Edirnekapı durağına yanaşınca, kucağında kızıyla yerinden doğruluyor baba; hemen önümde açılan kapıya doğru geliyor. Kızını öbür eliyle sıkıca kavrayıp kucaklamış durumda. Boşta kalan ve oturdukları süre boyunca kızının tutup kendisinin ise tepkisiz bir şekilde bacağının üzerine koyduğu elinin, kolunun protez olduğunu anlıyorum yakından bakınca…

Evet, kabul ediyorum; acıma duygusu sardı bir anda içimi. Neyse ki çok kısa bir zaman içinde önce utanmaya, sonra ise büyük bir mutluluğa devretti koltuğunu acıma. Hâlden hâle geçişlerimin mimarı babaydı artık. Yol boyunca küçük kızın gözünden seyredip durdum dünyayı; biraz da babayı hakir görerek. Oysa kendinden razı ve mutlu bir kız çocuğunun arkasında, yanında ve dâhi hayatında mutlaka sevgi dolu bir babanın olduğunu öğretmişti 20 dakikalık o yolculuk bana. Başrol, yerini babaya devretmişti artık.

Küçük kız çocuğu bugün kim bilir nerede, nasıl bir hayat sürüyor? Hayat akışında ilerledi ise eğer, liseyi bitirmiş olmalı. Dilediği bölümü, maddi güçlerinin yettiği ve çok istediği bir üniversitede okuyordur diye umuyorum. Bir erkek arkadaşı vardır belki… İlgilendiği hobileri... Babası, tercihlerine saygı göstererek ona bir alan açmış, gururla izliyordur şimdi kızının başarılarını. Potansiyelini keşfedip kendi yolunu yürüyecek ve böylelikle güçlü bir kadın olacak gelecekte kızı. Sarışın, mavi boncuk gözlü kız, protez bir kolun kucakladığı gerçek bir sevgiyle, şanslı bir çocuk olarak büyüdü çünkü.