Güneşin bahçe taşının üzerine usulca kondurduğu izdüşümünde uzanan bir kedinin huzurlu mutluluğunu izliyorum. Mutluluğun topraktan, güneşten, bahçedeki nar ağacından müteşekkil olduğu basit bir hayatın takipçisiyim bir süredir ve bu farkındalık için kendime dört ayaklı ve tüylü bir guru edindiğimi görüyorum şimdilerde.
İnsanın hayatına sızan bir mucize ne kadar küçükse dönüştürücü gücü o denli büyük oluyor sanki. Annelik, mesela... Bir nohut tanesinden, 9 aylık bir yolculuk sonrası küçük bir insan boyutuna evrilen varlığın, bir anneye neler kattığını anlamak-görmek için anne olmaya gerek yok. Bu konuda ahkâm kesebilecek deneyimden azadeyim, doğrudur ama anne-çocuk olma hâli işteş bir eylemdir ve ben de bir annenin çocuğuyum ne de olsa.
Misal; 6 yaşındaki Saadet'in annesiyle, 46 yaşına geldiğinde ona veda eden annesi aynı değildi asla. 46 yıl boyunca anne bellediğim kadın, hayatımın her bir döneminde benimle birlikte çok farklı bir hâl aldı. Kâh kendimle kurduğum ilişkiden, kâh annemin bana kattıklarından, kâh onun yürüdüğü yoldan nasibini aldı ortak hikâyemiz çokça... Birlikte büyüdük, birlikte dönüştük ve birlikte oluverdik, yaklaşık yarım asırda.
Neclâ demişler bu annenin adına. Evlat, çocuk, yenidoğan, nesil-kuşak anlamında. İkinci bir anlamı da “eli cömert, gönlü zengin olan” imiş. Öyle idi gerçekten Neclâ; çok vericiydi... Sahip olduğu her şeyi sınırsızca verirdi; onursal başkandı vericilik makamında. Hiç kuşkusuz, sadece vermek üzerine inşa edilmiş bir hayatı o seçmemişti... Kim 39 yaşında iken en büyüğü 4, en küçüğü 1 yaşında 3 çocukla dul kalmayı seçer ki sonuçta? Vermenin kodları o zaman işlenmiş olmalıydı ruhuna; çocuklarına “mahrumiyet” yaşatmamayı ilke edinmiş her “tekil” ebeveynin yaptığını yaptı o da…
Ömrünün kalan 45 yılında, almaksızın biteviye verici olması idi, son yıllarındaki sevimsiz hastalığının da sebebi bu arada. Özüne hava aldıracak tüm odaların pencerelerini kapattı da sevdiklerinin odalarına kandil tuttu yalnızca.
Bir Neclâ Baykal geldi-geçti bu dünyadan. Dünya biraz nezaket kazandıysa, azıcık estetikle donandıysa ve zarafet bir bedende vücut bulabildiyse sebeplerden biri de odur, kanımca… Tüm gölgelerini içindeki mahzene kilitleyen bu kadın, sevgi bahçesine ektiği verme ağacının meyveleriyle donattı gönül soframızı yaşadıkça.
Bundan 21 yıl önce idi; kedi gördüğünde kaldırım değiştiren, onunla aynı ortamda asla duramayan ben, bir gün çok güzel bir çinçilla-tekir kırmasına, görür görmez âşık oldum ve tereddütsüz, daha ilk dakikada onu kucağıma aldım. Adını Tılsım koyduğum bu kediye önce evimin, derken tüm dünyamın kapılarını açtığımda ise büyülü karşılaşmanın üzerinden 2 gün geçmemişti bile. Annem benim bu radikal seçimime çok şaşırmış ve büyük bir merakla nedenini sormuştu. “Sana çok benzettim anne… Aynı senin gibi bakıyor bana.” dedim hiç düşünmeden… 15 yıl boyunca beni sessizce ama derinden seven bu tüy yumağı, annemin dört ayaklı bir kopyasıydı adeta. Sessizliğine giydirdiği bir şefkat vardı duruşunda. Beni sevmekten hiç ama hiç vazgeçmedi kraliçem; Tılsım’ım da.
Tedavi görmekte olduğum için evimden kilometrelerce uzakta olduğum bir kış gününde, o da veterinerde tedavi görüyordu. Gidip onu görmem imkânsızdı… Telefonuma kaydettiğim ve arkadaşımdan dinletmesini rica ettiğim sesli mesajı dinledikten sonra bir can gelmiş, yerinden doğrulmuş; benim sesime mırlayarak cevap vermiş, o günü azıcık da olsa daha hareketli geçirmiş ve son nefesini vermişti ertesi sabah Tılsım. Mesafe tanımayan sevgisini gider ayak yine bana sunmuştu büyük bir vakarla. Tıpkı annem gibi… Yokluğu da varlığı gibi büyük bir ders oldu bana; sevmekle ama ta hücrelerine kadar, okyanus olup sevmekle dönüşüyordu şimdi ruhlarımız… İster bir kedi yavrusu olsun, ister insan yavrusu; dahil olmaya görsün bir kere dünyana… O mucize ile kâinatın ta kendisi oluyorsun sen de hayat yolunda.
Önümüzdeki günlerde Anneler Günü kutlanacak. Yine küçük ev aletleri endüstrisi ve mücevher sektörü şahlanacak. Sosyal medyada sevgi dolu mesajlar, fotoğraflar havada uçuşacak... Anne ve annelik üzerine güzellemeler saracak dört bir yanı... Gidenlerin ardından rahmet okunacak, kalanlar için “kıymetini bilin” tiratları atılacak. Öyle ya da böyle; yaşayan-yaşamayan anneler anılacak o gün boyunca.
Bu yazı “annelik” için klavyenin tuşlarından döküldü bu sayfaya sevgili okur… Yaşadığımız hayatta, “dönüştürücü güç çarkını” birlikte çevirdiğimiz annelerimizi onurlandırmak içindir aynı zamanda. Ancak annelerimizi anmaya ihtiyaç var mı, çok da emin değilim doğrusu; her birimiz annelerimizin bu bedendeki devamı değil miyiz sonuçta?