İstanbul’un kalabalık sokaklarından birinde, her gün yüzlerce insanın önünden geçtiği sıradan bir seyyar satıcı… Közde mısır kokusunun arasında yükselen yeni bir “şöhret” hikâyesi. Ne bir dizide oynadı ne bir yarışma kazandı. Menajeri yok, PR çalışması yok. Ama dünyanın dört bir yanından insanlar onunla fotoğraf çektirmek için sıraya giriyor. Birkaç ay öncesine kadar kimsenin dikkatini çekmeyen bu figür, bugün dünyanın dört bir yanından gelen kadınların fotoğraf çektirmek için sıraya girdiği bir “fenomen”e dönüşmüş durumda. Peki ne oldu? Bir mısırcı nasıl oldu da küresel bir ilgi nesnesine dönüştü?

Bu hikâye basit bir “yakışıklılık” meselesinden çok daha fazlası. Bir algoritma hikâyesi… Dijital çağın en temel gerçekliği olan “görünürlüğün” hikâyesi... Nasıl oluyor?

Birisi bir kısa video ya da foto çekiyor. Bu sosyal medyada dolaşıma giriyor. “Yakışıklı mısırcı” hikâyesinde TikTok başı çekiyor. Sokak tezgâhında mısır satan dikkat çekici bir yüz... Deri ceketiyle hoş görünümüyle biraz da farklı bir tip... İşbaşında mısır tuzlarken paylaşılan bir video... Nereden baksan farklılık hissi veren bir içerik. Ve ardından algoritma devreye giriyor. Paylaşımlar artıyor, etkileşim yükseliyor, içerik “keşfet”e düşüyor. Artık o kişi, yalnızca tezgâhının arkasında değil, dünyanın dört bir yanında görünür hâle geliyor. O mısır tezgâhı, bir anda küresel bir sahneye dönüşüyor.

Tam bu noktada, medya metinlerinin izleyici tarafından nasıl farklı anlamlandırıldığını açıklayan “kodlama/kodaçımı” yaklaşımıyla tanınan medya ve kültür çalışmaları alanının öncü isimlerinden Stuart Hall’ı hatırlamak gerekiyor. Hall’a göre; mesele gerçekliğin kendisi değil, onun nasıl temsil edildiğidir. O mısırcı artık sadece mısır satan biri değil; “İstanbul sokaklarının karizmatik yüzü”, “tesadüfen keşfedilmiş güzellik” daha net ifade edecek olursak algoritmanın sevdiği türden bir hikâye. İnsanlar o kişiyle değil, onun temsil ettiği anlatıyla fotoğraf çektiriyor. O mısırcı artık sadece mısır satan biri değildir. O bir imge oluyor. Peki bu ilgi neden özellikle “yabancı kadınlar” üzerinden görünür hâle geliyor? Çünkü burada hafif bir egzotikleşme de var. Filmlerde, dizilerde turuncu filtre ile anlatılan doğu oryantalizmi ve İstanbul’un egzotikliğini içeren bir mısır tezgahında hemen ulaşabileceğin “ulaşılabilir cazibe”. İnsanlar aslında o kişiyle değil, o imgeyle fotoğraf çektiriyor.

Bu süreci anlamak için, dijital kültürde izleyicinin üreticiye dönüştüğünü ve fan topluluklarının medya içeriğinin dolaşımında belirleyici bir rol oynadığını ortaya koyan Henry Jenkins’e de bakmak gerekir. Henry Jenkins’in tanımladığı biçimiyle günümüz izleyicisi pasif değildir. Fotoğraf çektiren herkes aynı zamanda içerik üreticisi. O fotoğraf Instagram’da, TikTok’ta paylaşılır; her paylaşım yeni bir merak üretir, her merak yeni bir ziyaretçiye dönüşür. Böylece sıradan bir karşılaşma, zincirleme bir fan üretim sürecine evrilir.

Burada dikkat çekici bir başka boyut ise “ulaşılabilir ünlülük.” Klasik şöhret uzaktır; kırmızı halılar, güvenlik görevlileri ve “yaklaşmayınız” tabelalarıyla çevrilidir. Oysa bu yeni şöhret formu sokaktadır. Yanına gidilebilir, konuşulabilir, selfie çekilebilir. Bu da onları daha “gerçek” ve daha çekici kılar. İnsanlar sadece görmek değil, deneyimlemek de ister. İstanbul sokakları, yerel figürler ve gündelik hayat unsurları birer “deneyim nesnesi”ne dönüşmüş. Bu da hikâyeyi yalnızca bireysel değil, kültürel bir çekim alanına taşıyor. Sonuçta karşımızda basit bir viral olay yok. Bu, dijital çağın şöhret üretim modelinin küçük ama çarpıcı bir örneği. Artık ünlü olmak için sahnelere çıkmak, ekranlarda görünmek gerekmiyor. Bazen bir sokak köşesi, bir bakış ve doğru zamanda çekilmiş bir görüntü yeterli oluyor. Ankara’da Kızılay tabelasına asılıp video ve fotoğraf çekmek için bekleyen saatlerce kuyrukta bekleyenleri hatırlayın.

Sosyolojik açıdan bakıldığında, bu durum gündelik hayatın nasıl bir performansa dönüştüğünü de gösteriyor. Sokak artık sadece geçilen bir yer değil, bir sahne. Seyyar satıcı performansçıya, müşteri izleyiciye, telefon kamerası ise sahnenin kaydını tutan ana araçlara dönüşüyor. Hepimiz, farkında olmadan bu oyunun figüranlarıyız. Bazılarımız “yakışıklı mısırcı” gibi başrol, bazılarımız arkadan geçen kişi…

Belki de asıl soru şu:

Bugün yanından geçtiğimiz hangi “sıradan” insan ya da yerler, yarın dünyanın konuştuğu bir figüre ya da imgeye dönüşecek?

Çünkü artık şöhret, ekranlarda doğmuyor. Bir sokak köşesinde, bir fotoğraf karesinde ve en çok da bir “keşfet” akışında doğup üretiliyor.

Pop art akımının öncülerinden Andy Warhol, yıllar önce “Herkes bir gün 15 dakikalığına ünlü olacak.” diyerek modern şöhretin geçiciliğine dikkat çekmişti. Bugün ise bu öngörü, sosyal medyanın hızlandırdığı bir gerçekliğe dönüşmüş durumda. Tek farkla: O 15 dakika artık bir televizyon ekranında değil, bir “keşfet” akışında yaşanıyor; süresi kısalıyor, etkisi yayılıyor ve şöhret bir sokak köşesinde bile doğabiliyor.