Haziran ayı ile birlikte o malum döneme girdik: Düğün sezonu resmen açıldı. Ancak son yıllarda düğün salonlarında, kına gecelerinde ya da kır bahçelerinde şahit olduğumuz şey sadece iki insanın hayatını birleştirmesi değil, devasa birer dijital içerik stüdyosunun kurulması. Artık düğünler, iki ailenin bir araya geldiği geleneksel bir ritüel olmaktan çıkıp sosyal medya platformlarına ham madde sağlayan birer "prodüksiyon alanına" dönüştü.

Peki, ne ara tebrik kuyruklarından TikTok ve Instagram akımlarının koreografilerine savrulduk?

Gösteri toplumu sahne alıyor

Fransız filozof Guy Debord, daha 1967 yılında kaleme aldığı Gösteri Toplumu (La Société du Spectacle) adlı eserinde kehanet gibi bir tespitte bulunmuştu: "Yaşanmış olan her şey, yerini bir temsile bırakarak uzaklaşıyor." Debord’a göre modern yaşam, doğrudan tecrübe edilen bir şey olmaktan çıkıp bir "gösteriye" dönüşmüştü.

Bugün evlenen çiftler, Debord’un bu teorisini âdeta sahada kanıtlıyor. Eskiden düğün albümleri evlerin kuytu köşelerinde saklanır, sadece eve gelen misafirlere gösterilirdi. Bugün ise düğünün kendisi, gelecekte paylaşılacak dijital bir albümün ön hazırlığı gibi kurgulanıyor. Sosyal medyadaki küresel akımları görüyoruz. Gül yaprakları dökülerek karşılanan gelin-damat, “evet” anında havaya bırakılan balonlar, kareografik ilk dans videoları. “After” dansları ve niceleri… Her düğünde hiç sıkılmadan, karbon kopyası şeklinde tekrar ediliyor. İronik olan şu ki çiftler "en özel günlerini" yaşarken; aslında milyarlarca kez izlenmiş küresel bir şablonun yerel uygulayıcıları hâline geliyorlar.

İçerik için durdurulan hayat

Bu durumun en somut ve rahatsız edici tarafı, düğünün doğal akışının dijital içerik uğruna sürekli kesintiye uğraması. Sosyal bilimci Jean Baudrillard’ın Simülasyon ve Simülatr kuramını hatırlayalım. Baudrillard, gerçeğin yerini alan işaret ve sembollerden bahseder. Düğünlerde tam olarak yaşanan şey bu: Gerçek an, onun videosu çekilebilsin diye feda ediliyor.

Gelin ve damat tam pistte en coşkulu anını yaşarken; organizasyondan sorumlu kişinin "Maytaplar söndü, baştan alıyoruz!" demesiyle duruyor. Pasta kesilirken gülümseyen çift, aslında misafirlerine değil, kameranın lensine gülümsüyor. Alkışlayan davetliler ise bir kutlamanın parçası olmaktan çıkıp o an çekilen videonun "figüranları" hâline geliyor. Yani düğün, orada bulunanlar için değil, o esnada orada olmayan dijital takipçiler için yaşanıyor. Gerçeklik, simülasyonun yani sosyal medya paylaşımının gerisinde kalıyor.

"Paylaşıyorum, öyleyse varım"

Zygmunt Bauman, Akışkan Modernite kavramında modern insanın bağ kurma biçimlerinin ne kadar kırılgan ve dış görünüşe bağlı hâle geldiğini anlatır. Günümüz düğün endüstrisi, bu akışkanlığı estetik bir ambalajla satıyor. Bir düğünün "başarılı" geçip geçmediği, davetlilerin ne kadar eğlendiğiyle değil, ertesi gün paylaşılan hikâyelerin (story) kalitesi ve gelen "beğeni" sayısıyla ölçülüyor.

Bu durum, antropolojik açıdan bir topluluğun ortak neşesini paylaşma ayini olan düğünü, bireysel bir imaj yönetimi operasyonuna indirgiyor. Çiftler düğün boyunca anı yaşamak, duygulanmak ya da sadece eğlenmek yerine "Bu anı nasıl kadraja sığdırırız?" stresiyle boğuşuyor.

Sonuç: Kamerayı indirip coşkuya katılmak

Girişte de söylediğimiz gibi, düğün sezonu açıldı. Önümüzdeki aylarda ana sayfalarımıza yüzlerce düğün videosu düşecek. Hepsi kusursuz ışıklar altında, kusursuz açılarla çekilmiş, aynı müziklerle montajlanmış olacak.

Ancak belki de durup kendimize şu basit soruyu sormanın zamanı gelmiştir: En son ne zaman bir düğünde, telefon ekranının arkasına saklanmadan, sadece o an orada olmanın coşkusuyla dans eden bir gelin ve damat gördük?

Gösteri toplumunun piyonu olmak istemiyorsak belki de bir sonraki düğünde yapmamız gereken ilk şey, akışı durdurmak yerine o akışın içinde kaybolmayı seçmektir. Çünkü hayat, düzenlenmiş bir içerik değil; tekrarı olmayan, kusurlu ama gerçek bir andır. BTS’nin Body to Body şarkısında olduğu gibi telefonu indirip ve akışa kapılmak gerek.