Zorlayıcı yaşam olaylarının insan üzerindeki en belirgin etkilerinden biri regresyondur. İnsan baş etmesi güç bir durumla karşılaştığında, hayatında daha önce çözemediği bir düzleme doğru geri çekilir. Çocukluk döneminde paketlenmemiş bir sorun, yetişkinlikte yaşanan herhangi bir tetikleyici olayla yeniden gün yüzüne çıkabilir. Bu, bireysel regresyonun görünür hâlidir. Ve tıpkı bireyler gibi toplumlar da regrese olur.

Toplumsal regresyon; bir toplumun olgun, karmaşık ve ileri işleyiş biçimlerinden uzaklaşıp daha ilkel savunmalara, daha basit düşünce kalıplarına ve daha kutuplaştırıcı söylemlere doğru geri çekilmesiyle tanımlanabilir.

Karmaşık olayları aşırı basitleştirmek; çok katmanlı toplumsal sorunları tek bir hamlede çözme iddiası; artan kutuplaşma; güçlü lidere duyulan yoğun ihtiyaç; komplo teorilerinin çoğalması; geleneksel kodlara ani dönüş; dogmatik söylemlerin yaygınlaşması; kültürel üretimin zayıflaması ve mizahın neredeyse tamamen ortadan kalkması… Bunlar toplumsal regresyonun belirgin göstergeleridir.

Peki neden “toplumsal regresyon” kavramını anlatıyorum?

Çocuklarının biri üniversite, biri lise sınavına hazırlanan, bu toplumda çocuklarını yetiştirmeye çalışan bir anne ve gençlerle çalışan bir uzman olarak gördüğüm tablo şu: Gençlerin yaşadığı motivasyon kaybı bireysel tembellik ya da sorumsuzluk değil; çok katmanlı bir toplumsal regresyonun doğrudan sonucu.

Toplum geniş bir stres ağının içindeyken; ekonomik kaygı, sürekli belirsizlik, sosyal kutuplaşma bireylerin kolektif düzeyde daha ilkel savunmalara geri dönmesine sebep olur. Gençler ise henüz kendi içsel psikolojik yapılanmalarını tamamlamadıkları için, toplumun duygusal dalgalanmalarından en çok etkilenen gruptur.

Bir toplumda; her platformda, sosyal medya akışlarında, haber sitelerinde, ekonomik tabloların koyu tonlarında “Üniversite okusan bile iş bulamazsın.”, “Diplomalar artık bir işe yaramıyor.” söylemi dolaşırken bir gencin sınava hazırlanmak için motive olması ne kadar mümkün?

Şimdi gelin bu toplumsal gerilemenin gençler üzerindeki psikolojik ve nörobiyolojik sonuçlarına bakalım:

Toplumsal regresyonun en temel özelliği olan çaresizlik ve kontrol kaybı, gençlerin sınava yönelik çalışma davranışına birebir yansır. Sınava hazırlanmak; hedef koymak, plan yapmak, ertelemeye direnmek, uzun vadeli düşünmek ve kararlılığı sürdürmek gibi frontal lob işlevleri gerektirir.

Yani bir genç bu sürece sıkı hazırlanmak istiyorsa, sağlam bir prefrontal korteks aktivasyonuna ihtiyaç duyar.

Ancak toplumsal stres, kronik kaygı ve tehdit altında hissetme hali insanlarda hayatta kalma politikalarını tetikler. Bu durumda birey karar alan, inisiyatif gösteren, geleceğe odaklanan bir konumdan; mevcut olanı koruyan, daha durağan ve edilgen bir konuma geçer.

Frontal lob; planlama, görev tamamlama, dikkat sürdürme, dürtü kontrolü, geleceğe yönelik planlar oluşturma gibi üst düzey işlevlerden sorumludur.

Toplumsal stres bu alanı baskıladığında gençler anlık rahatlatan uyaranlara yönelir: Sosyal medya, hızlı içerik tüketimi, kontrolsüz yemek yeme, porno bağımlılığı… Zaman algısı bozulur; uzun vadeli hedefler bulanıklaşır.

Bir şeye bir anlık motivasyonla başlayıp sürdürememek, çabuk sıkılmak ve sürekli ertelemek bu nörobiyolojik kaymanın doğal sonucudur.

Nitekim Cambridge Üniversitesi’nde 0–90 yaş arası 3.802 kişi üzerinde yapılan araştırma, ergenlik döneminin 32 yaşına kadar sürdüğünü ortaya koydu.

Yani 18 yaşında ehliyet verdiğimiz gençler belki de sandığımız kadar “yetişkin” değiller. Sınava hazırlanan yüzlerce genç bu süreçten zorlanarak çıkıyor. Sürece yapılan maddi manevi yatırım, psikolojik destek, koçluk, özel dersler uzayıp giden bir liste… Bu nedenle gençlerin sınava motive olamaması; tembellik, kişilik zaafiyeti ya da disiplinsizlik değil.

Nörobiyolojik, psikolojik ve toplumsal etkenlerin kesişiminden oluşan sistemik bir durumdur. Ve bu nedenle çözüm de sistemik olmak zorundadır… Yoksa sınavlar gençleri geleceğe hazırlayan süreçler olmaktan çıkıp, kazanamayanları öğüten bir sisteme dönüşür. Eğer hâlâ dönüşmediyse…