“Bazı insanlar, kendimizi dürüstçe yaşadığımız zaman, diğerlerinin bu açıktan yararlanarak bizi devirmeye çalışacakları görüşünü savunurlar. Oysa bir insan ancak kendi içinde devrikse başkaları tarafından devrilebilir.”

Bu cümleler değerli Engin Geçtan’ın İnsan Olmak kitabında yazmış olduğu ve okurken beni derinden sarsan cümleler. Okuduğumda bir an durdum ve bu yaygın inançla nasıl hesaplaşabilirim diye düşündüm. Küçük yaşlarımızdan itibaren zayıflıklarımızı göstermemeye hatta olduğumuzdan daha güçlü görünmemiz gerektiğine dair temel öğretilerle büyüyoruz bu öğretiler sözlü ya da madde madde yazılan temel kurallar değil; taklitle, farkında dahi olmadan çevremizden bize bulaşan ve gerçekliğini sorgulamadığımız varsayımlar. Benliğimiz bu düşünce etrafında şekillendiğinde içtenlik bir erdem olmaktan çıkar, stratejik bir hataya dönüşür. Güven yerini temkine bırakır; bağ kurmak ve ilişkilenmek yerine savunma ön plana geçer. Hatta biri içten davrandığında onu daha az zeki bulduğumuzu bile söylemek mümkündür. Oysa Geçtan, asıl meselenin dış dünyada değil, insanın kendi içinde; zihinsel şemalarında olduğuna işaret eder. Kişi kendisiyle temas hâlinde değilse, değerini dışarıdan gelen onayla ayakta tutuyorsa, kendi sınırlarını bilmiyorsa; dışarıdan esen en hafif rüzgâr bile onu savuracaktır.

Peki insanın kendi içinde devrik olması ne demek? İçsel devriklik kırılganlık değildir. Aksine kırılganlık, insan olmanın doğal bir parçasıdır. İçsel devriklik; bu kırılganlığı ve insan olmaya dair pek çok temel özelliği reddeden bir bakışta ortaya çıkar. Sanki bu gerçekler kendisi için geçerli değilmiş gibi yaşamakla ilgilidir. Kişi var olan kırılganlığını inkâr ettikçe güçlendiğini zanneder; oysa bu inkâr hâlinin onu yavaş yavaş tükettiğini, içten içe bir boşluğa sürüklediğini çoğu zaman fark edemez. Kendi insani sınırlılıklarıyla temas kuramayan biri, dışarıdan gelen her değerlendirmeye fazlasıyla açık hâle gelir. Ve devrilme, çoğu zaman başkalarının hamlesinden değil, insanın kendi iç dünyasıyla kurduğu bu inkâr ilişkisinden doğar.

Öte yandan bu mesele çoğu zaman yanlış bir yerden anlaşılır. Kendini ortaya koymak; sınırsız olmak, her hissi anında dışarı dökmek, duyguyu işlemeden dürtüsel biçimde yansıtmak değildir. Bu hâl, anlamlı bir temas değil; bir taşmadır. Burada kişi, kendi duyguları ve dürtüleri üzerinde hâkimiyet kuramaz; yaşantı özne tarafından taşınmaz, aksine kişiyi ele geçirir. Bu durum, olgun bir içtenlikten çok bir kontrol kaybına işaret eder. Gerçek temas, bireyin önce özne konumuna yerleşmesiyle mümkündür. Kişi ne hissettiğini bilir; bu hissin kendisine ait olduğunu ayırt edebilir ve onu ne zaman, kime, hangi biçimde ifade edeceğine dair bir seçim yapabilir. Bu nedenle mesele, duyguların boşaltılması değil; anlamlandırılmasıdır.

Gençlerle çalışırken en çok zorlanılan alanlardan birinin burası olduğunu düşünüyorum. Anlamlandırılmamış, şahsiyet kazandırılmamış duygular gençlerde çoğu zaman dürtüsel taşkınlıklar ya da ani geri çekilmeler şeklinde ortaya çıkıyor. Duygular; dil, yazı, sanat gibi sembolik araçlarla belirli bir çerçeveye oturmadığında, kişinin kendisi için anlamlı bir deneyime dönüşemez. Böyle durumlarda duygu, yaşanan bir şey olmaktan çıkar ve kişiyi ele geçiren bir hâl alır. Ego gelişimi tam da bu noktada belirleyici hâle gelir.

Ego; duygu ile dürtü arasında arabuluculuk yapan, içsel yaşantıya süreklilik ve tutarlılık kazandıran yapıdır. Yeterince güçlenen ego sayesinde birey, hissettiği şeyin kendisine ait olup olmadığını fark edebilir. Bu bağlam oluştuğunda duygu, bedende dolaşan tanımsız bir hâl olmaktan çıkar; işlenir, yerleşir ve kişisel bir deneyime dönüşür. Belki de bu yüzden asıl mesele, ne kadar görünür olduğumuz değil; yaşantılarımızın bize ne anlattığıdır. İçeride bir merkez kurulmadığında dışarıya yönelen her ifade anlam üretmekten çok gürültü yaratır. İnsan kendi içinde konumlandığında, iç dünyasında olup bitenler üzerinde bir hâkimiyet geliştirdiğinde, kendiliğindenlik olgun ve sahici bir hâl alır. Kişi kendini içeride taşıyabildiğinde, dışarıdan gelen sarsıntılar onu artık deviremeyecektir ve en temelde ayakta kalmaya devam etmek de koltuk değnekleriyle değil kişi kendi ayaklarının üzerine sağlam bastığında mümkündür.