İnsanlık tarihinin neredeyse yüzde 95’ini oluşturan Paleolitik dönemden Neolitik yerleşik hayata geçişe kadar aile, bugün bildiğimiz ataerkil bir yapıda değildi. Bu ilkel topluluklarda soy çoğunlukla anne üzerinden izleniyor, çocukların biyolojik babası aile üzerinde belirleyici bir rol taşımıyor; topluluk kadın merkezli bir organizasyon yapısıyla var oluyordu.
Tarımın gelişmesi, mülkiyetin ortaya çıkışı ve şehir devletlerinin kurulmasıyla birlikte toplum ve aile yapısı köklü biçimde değişti; ataerkil sistem yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Yüzyıllar boyunca kadının belirleyici olduğu dönemlerde Tanrı, bereketi ve yaşamı temsil eden ana tanrıça figürleriyle düşünülüyordu. Mülkiyet, yerleşik düzen ve hiyerarşik toplumsal yapılarla birlikte Tanrı kavramı da otoriter bir biçim aldı, zamanla göksel tanrı imgelerine doğru evrildi.
Böylece baba figürünün aile içindeki yükselişiyle erkek egemen Tanrı anlayışının doğuşu aynı tarihsel çizgide ilerledi.
Modern dönemle birlikte erkek egemen toplum anlayışı çözülme dönemine girmiş olsa da bugün yaşadığımız birçok toplumsal çatışma, aslında bu geçiş aşamasının sancıları olarak okunabilir.
ERKEĞİN KONTROL KAYBI
Modern toplum, binlerce yıldır süregelen patriyarkal düzenin çözülüş aşamasında. Bu geçişe kadınlar daha istekli görünse de kolektif bilinçdışının bu kadar kısa sürede dönüşmesi çok olası görünmüyor. Yine de öncelikle erkek egemen yapının direncinden söz etmek gerekir: Erkekler tarih boyunca güçlerini fiziksel güçlerinden, mülkiyet sahibi olmalarından ve toplumsal otoritelerinden aldılar. Bugüne baktığımızda fiziksel güce duyulan ihtiyaç azaldı. Mülkiyet ve yaşamın paylaşımı arttı. En önemlisi hukuk, ekonomi ve kültürel alanlarda erkeklerin mutlak otoritesi giderek çözüldü. Bu süreçte erkeklerin bir kısmı durumu “kontrol kaybı” ve “kimlik kaybı” olarak yaşarken, uyum sağlamaya gönüllü olanlar da yok değil.
Bilinçdışı yapılanmalarına baktığımızda kadınların büyük çoğunluğu tarafından erkek otoritesine dayanan toplumsal yapıyı yani “patriyarki”yi yalnızca bir baskı unsuru olarak değil, aynı zamanda bir kimlik ve varoluş örgütleyicisi olarak içselleştirildi. Bu nedenle dönüşüm kadınlarda çok daha gerilimli ve iç çatışmalı yaşanıyor.
Kadınlar bir yandan ev içi rollerinden vazgeçmeyerek, uyum ve fedakârlıklarına sıkı sıkıya bağlanarak, gücünü erkeğin önüne geçmeyecek şekilde konumlandırarak ya da gizleyerek ve onay alma ihtiyacıyla patriyarkiye sadakatlerini sürdürüyorlar. Diğer yandan ise içsel bir yerden; tüm bu düzenin dışına çıkmaya, her şeyi reddetmeye, bireyselleşmeye, özgürleşmeye ve kendini kanıtlama arzusuna aynı şiddette sahipler.
Burada gözlemlenen durum, kadının tarihte yaşadığı baskı ve zorluklar karşısında hissettiği bir “yüzeye fırlama” hareketi gibi görünüyor. Ancak sorun, kadının bu iki uç arasında savrulması ve yerleşmesi gereken içsel konuma bir türlü karar verememesi.
İKİ UÇLU SARKAÇ
Kadın bu iki uç arasında salındıkça içsel bir bütünlük kurmakta zorlanıyor; çünkü tarihsel kodlar hâlâ bilinçdışı bir güç olarak kadını yönlendirmeye devam ediyor. Örneğin kendi bireyselliğini var etmek konusunda büyük bir arzu taşıyan kadın, erkek çocuklarını yetiştirirken bilinçdışı kodlarıyla hareket edebiliyor. Aynı şekilde özgürleşme arzusunun henüz içsel bir kimliğe dönüşmemiş olması nedeniyle, duygusal dalgalanmalarını ve yorgunluğunu regüle etmek için bir erkeğin omzuna başını koyma arzusu da aynı şiddette beliriyor. Genel çerçeveye baktığımızda, bu içsel salınımları yaşamayan, kendisiyle çelişiyormuş gibi hissetmeyen ve geleneksel kodlarla ilgili birçok şeyi çözmüş ve yeni sistemi içselleştirmiş kadınların sayısı hâlâ oldukça az. Bu nedenle henüz toplumsal bir çerçeve tam anlamıyla kurulmuş değil. En azından bizim toplumumuz için.
Kadınların bugün yaşadıkları bu gerilimi bireysel bir suçlama alanı olarak değil, tarihsel bir kırılmanın ara geçişi olarak ele almak; süreci bu perspektiften anlamlandırmaya çalışmak; yarayı kişisel değil toplumsal bir bağlamda görmek, sorunu tek başına çözmese de görünür kılmaya ve dönüştürmeye yardımcı olabilir.