Küçükken bize, camiler için "Allah'ın evleri" denilirdi. Muhafazakâr bir ortamda büyüyen bir insan olarak birkaç detaya dikkat çekeceğim birazdan. Şüphesiz camiler, İslam medeniyetinde sadece ibadet edilen mekânlar değil, aynı zamanda "cem" olunan, yani toplumsal birliğin, eşitliğin ve sükûnetin tesis edildiği yerler.

Ancak son zamanlarda cami ortamında sıkça karşılaştığımız birtakım manzaralar, ne yazık ki sınıfta kalındığının, tekerleklerin geriye doğru çevrildiğinin bir göstergesi. Geçtiğimiz cuma namazında gittiğim bir camide şahit olduklarımdan sonra, aslında bir süredir halı altına süpürülen, "Söylersem ayıp olur." denilerek susulan bazı sorunların, artık yazıya dökülmesi, dile getirilmesi gerektiği kanısındayım.

Namaz vakti yaklaşırken; safların "gevşeklikten" sıklaşmaya geçeceği bir durumda, birçok insan bu ayrıntıyı göz ardı ederek yayılmaya, rahat oturmaya, rahatından ödün vermemeye devam ediyor. Burada aslında sosyolojik bir sınav var. Ama cami -büyükşehirlerde genellikle cuma namazlarında dışarıya kadar dolar, taşar- yavaş yavaş kalabalıklaşmaya başladığı esnada karşılaştığımız tablo şu: Bazı Müslümanlar, evindeki koltuk rahatlığını mescide kadar götürüyor.

Arkadan gelen, kendine saf arayan kişiler, geniş boş alanlar olduğu hâlde oralara giremiyor. Çünkü yayılarak oturan insanlar, "Buraya sıkışma, benim rahatımı bozma." mesajı veriyor âdeta... Oysa camilerin mescitleri, şahsi konfor alanları veya bir dinlenme tesisi değil. Camiler; zahmetin ve tevazunun paylaşıldığı birer ibadethane.

Yıllardan beri bize "Temizlik imandan gelir." dediler. Bu teknik olarak yanlış, imansızlar da temiz olur, bunun iman etmekle veya Müslüman olmakla ilgisi yok. Ancak şüphesiz ki inançlı birinin temiz olması şarttır. Hele camiye gelmiş birinin, üstü başı kir içinde olması beklenemez. Lakin cemaate eziyet eden bazı ağız kokularının burunları zulme uğrattığı bir gerçek. Camiye çorapsız girmek, kirli kıyafetlerle saflarda yer almak veya ter/ağız kokusuyla cemaati rahatsız etmek, basit bir ihmalkârlık olarak görülmemeli. Cemaate eziyet veren her durum, ibadetin sevabını gölgeler, sekteye uğratır.

Bir diğer konu da şu: İmamın kıldırmadığı, cemaatin tek başına kıldığı sünnet namazlarında, safların içinde okuduğu sureleri çevresindeki herkese duyurmaya gayret eden birileri var. Yanındaki insanın namazını aksamaya uğratacak, onu şaşırtacak derecede sureleri sesli okumak, bir huşu göstergesi değil, açık bir "kul hakkı" ihlali resmen. Çünkü ibadet, Tanrı ile kulu arasındaki mahrem bir sohbet. Bunu ben, o ya da diğerleri... Duymak zorunda değiliz. Okunan sureyi desibeli yüksek bir gürültüye dönüştürmek, yanındakinin huzurunu sabote etmek, cami adabına aykırı ve saygısızca.

Namaz bitip cemaat ayaklanmaya kalkınca, insanlar yangından kaçar gibi acele ediyor. İşte tam burada cami içlerinde ayakkabılıklara konulan ayakkabılar konusunda da ciddi bir sınav veriliyor. Raftan aldığı ayakkabıyı, tabanındaki kiri hesaba katmadan insanların yüz hizasında veya yukarıdan tutarak taşıyor kimileri... O ayakkabının altını, yanındaki insanın üstüne başına sürtme ihtimalini hiç düşünmüyor bunlar. Oysa ayakkabının tabanını kendine çevirip aşağıda tutarak taşımak gerekir. Böyle yapanlar yok mu? Var tabii ama azınlık.

Taşıma faslı bittiğinde sınav sona ermiyor. Aksine kapı eşiğinde daha büyük bir karmaşaya dönüşüyor, sanki mahşer anı gibi... Ayakkabısını eline alan, arkasından gelen onlarca insan yokmuşçasına tam kapı ağzında durup giymeye, hatta bağcıklarını özenle bağlamaya koyuluyor. Bu da camiden çıkışın doğal akışını bıçak gibi kesiyor. Arkadakiler yığılıyor, sıkışıklık artıyor.

Oysa yapılacak şey çok basit: Ayakkabıyı alıp insan trafiğini engellemeyecek bir kenara çekilmek ve orada giyinmek. Bu basit kurala uymamak, sadece bir dikkatsizlik değil, aynı zamanda diğer insanların hakkına girmek, vaktine de yapılmış bir saygısızlık!

Biz, toplumdan "ötekine saygı" beklerken; toplum içinde, kendinden olanlara bile saygıda kusur var. Gel de bozulma...