Akşam iş çıkış saati yaklaşıyor; ofisten çıkıp markete ve fırına uğramam yirmi dakika, ATM’de beş dakikalık bir işim var. Trafiği de düşünürsek bir saate evdeyim. İşte zihinde bu planlamayı yapan, niyet ve eylem arasındaki döngüyü sağlayan şey zamanlama kabiliyetimizdir. Ancak bazen bazı şeyler yolunda gitmez ve insan zihni bu ayarlamayı yapamayabilir. Böyle bir durumda da ortaya “On dakikaya geliyorum” deyip yarım saat geçmesine rağmen gelemeyen insanlar çıkar.

İnsan zihninin görünmez bir saati vardır; “Ne zaman başlamam gerekir, ne kadar sürer, ne zaman biter?” İçsel saatimiz bu ayarlamaları biz farkında dahi olmadan döngüsel bir şekilde gerçekleştirir. Ancak bu döngü bozulduğunda ya da başlangıçtan itibaren hiç oluşmadığında, zaman bizim için bir yargıca dönüşür ve insan bu döngü içerisinde yetersizlik duygularıyla baş etmekte zorlanır.

Yetersizlik, insan zihninde çok daha derin bir duyguya; utanca temas eder. Utanç, zihnin zamanını dondurur. Yapılması gereken bir işi ertelemeden doğan iç sıkıntısı, aslında gelecekte yaşanma ihtimali olan başarısızlık ve yetersizliğin hayaleti gibi orada durur.

Ertelenen şey, eylemin kendisinden çok gelecekteki bu yetersizlik ve reddedilme ihtimalidir: “Zaten yeterince iyi bir şey olmayacak, öyleyse hiç yapmayayım.” Bu gecikme ve erteleme hâli, suçluluk duygusunu da peşinden sürükler. Böylece içsel saatimiz ileriye doğru gitmeyi bırakır ve insan zihnini andan koparır. Zaman artık ilerleyen bir şey değil, kişinin kendini cezalandırma aracına dönüşür.

İd’in zamanı ele geçirmesi

Psikanalitik psikolojinin yapısal kuramına göre İd haz ilkesiyle çalışır ve anlık tatminler ister.

Ego, gerçeklikle bağlantı kurar; süperego ise ahlaki ve ideal olana yönelir, cezalandırıcı yönüyle egoya baskı kurar.

Fakat kişi erteleme, utanç ve suçluluk sarmalına kapıldığında ego zayıflar. Bu durumda, “süperego”nun “yapmalısın” diyen sesine karşı İd, “Şimdi yapma, sonra yaparsın; önce biraz iyi hisset.” diyerek insan zihninin tüm fonksiyonlarını domine eder ve sistemi ele geçirir. Bu durumda erteleme, İd’in sessiz zaferidir.

Erteleme çoğu zaman dışarıdan bakıldığında bir isteksizlik ya da tembellik gibi görünür; ancak durum bundan çok daha derin ve komplike bir yapıdadır. Utanç, suçluluk ve erteleme döngüsünden çıkmanın yolu sanıldığı gibi iradeyle bağlantılı değildir.

Kişi kendini zorladıkça, yani irade göstermeye çalıştıkça, İd ve süperego arasındaki tahterevallinin makası iyice açılır.

Erteleme döngüsünden çıkmak; önce bu durumun içsel dinamiklerini fark etmek, şefkat ve kendine yaklaşmakla mümkündür. Eyleme geçmekte zorlanılan her anı fark etmek ve kendini yargılamadan, içsel bir merak duygusuyla yaşanan bu döngüyü izlemek… “Şu an neden yapamıyorum?” sorusu, “Yine beceremedim”den çok daha güçlüdür.

Diğer taraftan; sürekli kıyas yapan, suçlayan iç sesi fark etmek ve bu sesin toplum tarafından bireye dışarıdan verilmiş bir şey olduğunu, insanın özüne ait olmadığını bilmek yine benliğimize yapacağımız en iyi yatırımlardan biridir.

Ve en önemlisi, benlik bilincini geliştirmek… Kendini tanımak, yazmak, kısa bir öz-şefkat egzersizi yapmak ve sevdiğin şeyleri keşfetme çabası; haz ilkesiyle çalışan İd ile cezalandırıcı süperegonun arasından benliğin kendine bir yol açmasına yardımcı olacaktır.

İçsel barış, savaşın değil farkındalığın ürünüdür. Zaman aslında bizi bekler; yeter ki biz, içsel saatimizin ritmini yeniden duymaya cesaret edelim.