Bu sabah bir sosyal medya fenomeninin “Kısa boylu insanları (cüceleri) görünce dayanamıyorum, direkt sayfayı geçiyorum” şeklindeki talihsiz açıklamasını görünce bu konuda bir şeyler yazmak istedim. Aslında bu cümle, tekil bir beğenmeme ifadesinden çok daha fazlasını söylüyor. Bu tür ifadeler toplumsal bir önyargıyı dile getirirken, farklılığa karşı toleranssızlığı, estetik normları ve güç ilişkilerini de görünür kılıyor.
İnsan beyni binlerce yıldır tanıma, sınıflandırma ve hızlı değerlendirme üzerine evrimleşti. Yeni ya da beklenmedik olanı tehlike sinyali olarak algılamak, hayatta kalmak için önemli bir avantaj sağladı. Ancak bugün dahi bu mekanizma, olağandışı ya da farklı gördüğümüz her şeye karşı kaçınma tepkisi vermemize yol açabiliyor. Yine de evrimsel bir açıklama, böyle bir davranışın mazereti olamaz; çünkü insan olarak; akıl yürütme ve empatiyle birçok şeyi dönüştürme potansiyeline sahibiz.
“BEN”DEN BAŞKASI KUSURLU
Tiksinme, insanın en temel altı duygusundan biridir. Evrimsel olarak bizi zarardan korumaya yarasa da, insanlar arasında bu duygunun yöneldiği hedefler kültürel olarak belirleniyor. “Farklı olana karşı rahatsızlık duyuyorum” cümlesi, çoğu zaman bir dışlama hakkını kendine peşinen verme eğilimine dönüşüyor. “Beni rahatsız ediyor, o hâlde dışlamaya da hakkım var.” Çünkü “BEN”
Bazı psikolojik yaklaşımlar, kişinin çevresinde rahatsız olduğu birçok şeyin kendi iç dünyasının yansıması olduğunu söyler. Kendi bedeniyle ilgili kaygılar, mükemmeliyetçi beklentiler ya da içsel memnuniyetsizlik, başka insanlarda “ırk, beden ya da fiziksel farklılık” üzerinden yansıyor. Bu durum temelde insanın kendi iç çatışmalarının bir ürünüdür; çünkü kibir, insanın kendisiyle barışamadığı, kendi eksikliğini ve kırılganlığını reddettiği yerde filizlenir.
Burada mesele yalnızca kısa boylu insanlar değildir elbette. Dış dünyada “bakmaya dayanamadığınız” her şey örneğin; engelli bir birey, yaşlı bir yüz, yaralı bir beden size kendi eksikliğinizi hatırlatır ve benlik bütünlüğünüzü tehdit eder. Bu yüzden insanlar, kendilerine kendi kusurlarını hatırlatan şeylerden kaçar ve yüz çevirirler.
Empati çoğu zaman, “karşındakinin duygusunu anlamak” olarak tanımlanır. Oysa gerçek empati, “Ben de senin kadar kırılganım” diyebilmektir. Bu itiraf, kibirli benlik için bir yıkımdır. Bu yüzden kibir yalnızca bir büyüklük hali değil, bağ kurmaktan korkma hâlidir. Kısa boylu bir insana, çökmüş bir yaşlıya, bir engelliye bakamamak; “Ben de böyle olabilirim” korkusudur.
KENDİ KUSURUNU BAŞKASINDA GÖRMEK
Bir yarayı görmek, onu taşıyanın insani değerini fark etmek cesaret ister. Gözünü kaçırmak kolaydır; çünkü bakmak, insanın kendi içindeki yaraya, kendi eksikliğine, kendi acziyetine bakmasıdır.
Kadim bir menkıbede şöyle anlatılır: Hz. Nuh, yol kenarında vücudu yara bere içinde, bitkin bir köpek görür. Hayvan öylesine kötü hâldedir ki Nuh, bakmadan yanından geçer. Bir süre sonra Tanrı’dan bir hitap gelir:
“Yaratılmış olan bir şeye hor bakmak, Yaratan’ı küçümsemektir.”
Bu menkıbe, Nuh’un hayatı boyunca aldığı iki uyarıdan biri olarak aktarılır. Hikâyenin tarihsel doğruluğundan çok, taşıdığı anlam önemlidir ve sanırım menkıbeler tam da bunun için vardır.
Kişi böyle bir “dayanamama” hali hissettiğinde, aslında içindeki yaralı, eksik ya da bastırılmış tarafa temas ettiğini fark etmelidir. Kendi kusurunu bir başkasının bedeninde görmek ve bunu kendi iç dinamiklerinden kaynaklandığını fark etmeden, milyonlarca insanın ulaşabildiği bir platformda deklare etmek işte asıl talihsizlik budur.