İFOD’un fotoğraf sanatçısı ve eğitmen Tayfun Kocaman’ın fotoğrafla ilişkisi 1970’li yıllara uzanıyor. İzmir Fotoğraf Sanatı Derneğinin (İFOD) kurucu başkanlarından olan Kocaman’la; fotoğrafın bir meraktan hayat pratiğine dönüşmesini, dernekçilik deneyimini, bakmayı öğrenmenin anlamını ve İzmir’in fotoğraflarına nasıl sızdığını konuştuk.
Fotoğraf, sizin için ne zaman bir meraktan çıkıp hayatın merkezine yerleşti?
1970’te fotoğraf çekmeye başladım ama fotoğrafın hayatımın merkezine yerleşmesi, 1980’lerin ortasında İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği’ni kurmamızla oldu. Kurucu üyelerden biriydim ve dernek ortamında fotoğraf adına çok şey öğrendim. Öğrendikçe fotoğrafın bir hobi olmadığını, insanın hayata bakışını dönüştüren güçlü bir araç olduğunu fark ettim. Başkalarının da fotoğraf sayesinde dünyaya farklı gözlerle baktığını gördüğümde, benim için merkezdeki yerini aldı.
İFOD, İzmir’in kültür sanat tarihinde önemli bir yere sahip. Derneği kurarken nasıl bir ihtiyaçtan yola çıkmıştınız?
Aslında dernekten önce yaşadığımız dönem çok belirleyiciydi. 1970’ler ve 80’ler hem Türkiye’de hem dünyada çok hareketli yıllardı. “Bu çağı belgelememiz gerekiyor” düşüncesiyle fotoğraf çekmeye başladık. Ama sonra şunu fark ettik, bu bir muhabirlik işi. Hepimizin farklı meslekleri, başka geçim yolları vardı. Böylece fotoğrafın sanat tarafına yöneldik. Sanat yoluyla derdimizi anlatmaya başladık. Gençtik ama yaşadığımız döneme kayıtsız değildik. Fotoğrafın estetik ve anlatım gücünü kullanarak düşüncelerimizi, itirazlarımızı ifade etmeye çalıştık. İFOD da bu anlayışla şekillendi. Dernekte farklı bakış açıları geliştirmeye, farkındalık yaratmaya çalıştık.
Uzun yıllar fotoğrafçı ve eğitmen olarak çalıştınız. Sizce fotoğraf öğrenilir mi, yoksa mesele bakmayı öğrenmek mi?
Fotoğraf iki yönlü öğrenilir. İlki teknik. Çünkü fotoğraf bir araçla, fotoğraf makinesiyle üretilir. 1839’da icat edilen bu aletin bugün hâlâ en gelişmiş hâlini kullanıyoruz. Tekniği bilmeden olmaz. Ama teknik yeterli değil. Bir de estetik, kompozisyon ve içerik var. “Bakmak” ile “görmek” arasındaki fark burada ortaya çıkıyor. Bunun adı göz eğitimidir.
Kursiyerlere hep şunu söyleriz; teknik kısmı hızlı öğrenirsiniz, özellikle gençseniz. Asıl zor olan; fotoğrafın ne anlattığını, ne söylediğini kavramaktır. Bunun için zaman ve estetik bir altyapı gerekir. Benim hiç hocam olmadı. Biz bakarak, tartışarak öğrendik. Bir fotoğrafın karşısına geçer, ışığını, kurgusunu, ama en çok da anlamını konuşurduk. Bu süreç insanı olgunlaştırıyor.

Roland Barthes, Camera Lucida’da “studium” ve “punctum” kavramlarından söz eder. Sizce bir fotoğrafçının amacı punctum’u bilinçli olarak yaratmak mıdır?
Punctum dediğimiz şey aslında oradadır. Bazıları görür, bazıları görmez. Siz onu doğrudan yaratamazsınız. Zorlayarak, kurgulayarak yaratmaya çalışırsanız da ilk hâli kadar etkili olmaz. Biz buna “ilgi merkezi” diyoruz. Altı kişi aynı sokakta, aynı ışıkta fotoğraf çeker. Bazıları bir detayı görür, bazıları fark etmeden geçer. Benim de görmediğim olur. Değerlendirmede “Bu var mıydı?” diye sorarım, “Vardı hocam” derler. İşte punctum biraz da böyle bir şey.
Sizi sonradan bile şaşırtan punctum anları yaşadınız mı?
Ben fotoğrafa başladığım yıllarda renkli film yoktu. Filmleri kendimiz yıkar, karanlık odada kendimiz basardık. Bastığınız fotoğraf ilk anda çok hoşunuza gider. Sonra asarsınız bir yere. Günler geçtikçe “Bu fotoğraf olmamış” dersiniz, ya da “Burada çok güçlü bir şey var” duygusu oluşur. Bazen bir sembol, bir geometrik form — örneğin bir üçgen — fotoğrafın anlamını taşır. Bazen punctum yavaş yavaş ortaya çıkar, bazen de bir mekâna girer girmez “Burada güçlü bir fotoğraf var” dersiniz. Çekersiniz ve gerçekten güçlü bir iş çıkar.
İzmir fotoğraflarınıza nasıl sızıyor?
Mecburen sızıyor. İzmir’de doğdum, büyüdüm. Büyük ihtimalle burada öleceğim. Bu şehir bana hayat verdi. Eğitimimi aldım, evlendim, baba oldum. İzmir’e karşı bir borcum olduğunu düşünüyorum. Yurt dışına çok gitmem. Fotoğraf çekmek için egzotik coğrafyalara gitme gibi bir derdim yok. İnsan önce kendi şehrinden, kendi ülkesinden başlamalı. İzmir benim için çok daha önemli.
Uzun yıllar bir fotoğraf derneğinin içinde olmak size ne öğretti?
Dernek, benim için bir okul. Farklı mesleklerden, farklı şehirlerden, farklı hayat hikâyelerinden gelen insanlarla bir arada olmayı öğretiyor. Bu büyük bir sosyal deneyim. İnsan burada sadece fotoğraf değil, hayat öğreniyor.
Geriye dönüp baktığınızda “iyi ki yapmışım” dediğiniz bir proje var mı?
2005-2006 yıllarında İzmirli 40 ressamın portrelerini çektim. Hepsini atölyelerinde, çalışırken fotoğrafladım. Seramik sanatçıları, heykeltıraşlar, yazarlar da vardı. Hepsini analog makineyle çektim, kendi ellerimle bastım ve sergiledim. Bu proje benim için çok özeldi. Ressamlarla yaptığımız sohbetler, onların sanata bakışı bana çok şey kattı.
İFOD’un gelecekte nasıl bir fotoğraf dili üretmesini istiyorsunuz?
Biz tematik sergiler yapan bir dernektik. Her yıl bir kavram seçer, onun üzerine düşünür, üretirdik. Özgürlük, öteki, siyah, kırmızı gibi zor ve düşündürücü konular çalıştık. Çünkü düşünceyle üretilen işler kalıcı oluyor. Örneğin “siyah” dediğinizde durup düşünmeniz gerekir. Siyah nedir? Benim siyah fotoğraflarımdan birinde, elinde tırpanıyla Azrail vardır. Bizde siyah matemdir. Bir başka karede ise, mezarlıkta duran siyah elbiseli bir Hristiyan kadın vardır; siyah şapkası, siyah tülüyle Tanrı’ya bakar gibi durur. “Niye bunu bana yaşatıyorsun?” der gibidir. Bu imgeleri kurgularken, siyahın kültürel ve duygusal anlamlarını düşünerek üretirdik.
Bu tür çalışmalar ilgi görüyordu çünkü ortaya çıkan şey rastlantı değil, düşüncenin ürünüydü. Herkes bir yerden bir yere geçen insanı fotoğraflayabilir. Ama “kırmızı” dediğinizde ya da “siyah” dediğinizde, fotoğrafçı kafa yormaya başlar. Plan yapar, proje oluşturur, sonra fotoğraf çeker. Sanatsal olan da tam olarak buradan çıkar.
Son yıllarda dijital fotoğrafın yaygınlaşmasıyla birlikte sokak fotoğrafçılığı çok öne çıktı. Elbette biz de sokakta çekiyoruz ama biz sokakta da kurgulayarak, düşünerek çekiyoruz. Önümüzdeki yıllarda İFOD’un yeniden bu düşünsel ve kavramsal üretim anlayışına dönmesi için çalışacağız.
Son olarak, fotoğrafla yeni tanışan birine tek cümleyle ne söylersiniz?
Dünyaya farklı bir bakış açısıyla bakmak istiyorsan fotoğraf çekmelisin. Çünkü fotoğraf, insanın dünyaya bakışını gerçekten değiştirir.