"Çıkmam Lazım, Hayat Kaçıyor" ve "Yarı Zamanlı Yalnız" kitaplarıyla modern insanın içsel sıkışmışlığını anlatan yazar Bünyamin Kapıcıoğlu, Dijital Gaste’ye konuştu.
Yazdığı kitaplar üzerine sorularımızı yanıtlayan Kapıcıoğlu, kapitalizmin duygular üzerindeki etkisinden evlilik kurumuna, kişisel gelişim furyasından ilişkilerdeki sorumluluk krizine kadar çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.
İki kitabınızda da yarattığınız karakterler genellikle kentli, eğitimli, beli bir statüye sahip ama ruhen sıkışmış insanlar. Plaza dünyasının, insanın 'duygusal zekâsını' körelttiğini düşünüyor musunuz?
Sadece plaza dünyası değil, genel anlamıyla kapitalizmin insanda duygusal hasara yol açtığını düşünüyorum ama romanlarımda orta sınıfın problemlerini işleme sebebim farklı: Okuduğum birçok roman Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki birinci basamaktan başlıyor gibiydi. Barınma, güvenlik, geçim dertleri olan karakterler… Pek tabii, çok kıymetli eserler ama sayıca çok fazla var. O yüzden biraz daha sonraki basamaklardan başlamak istedim. “Ekonomik sorunlarımız olmasaydı, duygusal sorunlarımızla nasıl baş ederdik?” gibi bir yerden…
'Çıkmam Lazım, Hayat Kaçıyor' romanınızda mutluluğun da mutsuzluğun da hayatımızda var olduğunu; mutsuz olunca bunun da kabullenilmesi gerektiği mesajı veriliyor. Hatta, kitabın kapağında ve romanın başlangıcında şöyle bir cümle geçiyor: "Hayat, bana göre iniş çıkışları olgun bir kabullenişle yaşama sanatıydı." Bu söz hakkında neler söylersiniz? Bir insan hep mutlu olabilir mi?
Psikoloji alanına olan ilgim ve araştırmalarımla bildiğim ya da katıldığım düşünce şudur: Duygular geçicidir ama geçmesi için yaşanması gerekir. Bu ne demek? Zorlayıcı duyguları halı altına süpürmek, bastırmak, kaçmak çözüm değil. Yüzleşmek ve yaşamak gerekir ki gitmesine izin vermiş olalım. İnsan her zaman mutlu olamaz ama yeni/yeniden mutluluk yaşayabilmesi için, mutsuz eden duygularını da görmezden gelmemeyi bilmeli. Sezen Aksu’nun şarkı sözünde dediği gibi, “Zehir dışarı akmadan yürek yıkanmıyor.” Gülmek gibi, ağlamak da önemli. Başka türlü insan yenilenmiyor…
Yine, 'Çıkmam Lazım, Hayat Kaçıyor' kitabınızın baş karakteri sık sık 'aykırı' olmakla suçlanıyor. Hatta, evlilik kurumuna da ciddi eleştirileri var. "Gönül işlerinin yazılı sözleşmesi mi olurmuş?" diye sitem ettiği bir yer de var... Sizce her insan evlilik kurumuna uygun mudur? Özellikle kitaptaki "Serdar" karakterine benzeyenler...
İnsan, tercihinin sorumluluğunu almak istemediğinde, kendi iradesinin üstünde oluşumları suçlamaya meyledebilir. Serdar, yanlış eş tercihiyle yeterince yüzleşemediği için “Bu tamamen benim hatamdı.” diyemediği için, yükün birazını da evlilik kurumuna mal etmek istiyor olabilir. “Her insan evlenmeli mi?” sorusuna ise kısaca “Hayır.” diyeyim. Bu kısmı da açarsam çok uzun ve okurlar için bir miktar sıkıcı olabilir.
Baş karakter Serdar, ailesine de "evliliği sürdürme baskısı" yüzünden içten içe isyan ediyor. Sizce yürümeyen bir ilişki için 'sabretmek' mi daha iyi, yoksa kangren olmuş bir bağı kesip atmak mı?
Bence evliler yeterince sabrediyor zaten. Sabır veya emekleri boşa çıktığında zaten boşanmayı düşünüyorlar. Bu soruya en iyi ihtimalle “Fevri olmadan, zamana yayarak düşünmek lazım.” denebilir sanırım.
Serdar, Nuri Bilge Ceylan'ı çok sevdiğini söylüyor. Hatta roman yazacak olsa onun eserleri tarzında bir yapıt ortaya koyacağını belirtiyor. Benim de kitaptan edindiğim izlenim, aslında tamamıyla bir sonuca bağlanmaktan ziyade, olabildiğince hayatın gerçeklerini okuyucuya aktaran bir akışın hâkim olduğu. Yazarken 'mutlu' ya da 'mutsuz' bir son kurgulamaktansa, hayatın o gri, belirsiz ve devam eden gerçekliğini mi yansıtmayı istediniz?
“Yazsam roman olur.” diyenlerin aksine ben, iyi bir romanın enteresan hikâyelere ihtiyacı olmadığını düşünenlerdenim. Tiyatroya abartıyı, edebiyata ve sanata gerçekçiliği yakıştırıyorum. Gerçek hayatta insanın başına gelebilecek sıradan olayların, anlamlı detaylarına odaklanmak istedim.
Son romanınızda Berrin karakteri ve onun kız arkadaşlarıyla kurduğu (Türkân ve Leylâ) dayanışma çok güçlü. Bir erkek yazar olarak, kadınların kendi aralarındaki dayanışmayı ve bir kadının boşanma sonrası iç dünyasını bu kadar içeriden yazabilmek için nasıl bir gözlem süzgecinden geçtiniz?
Kadınları gerçekten dinleyerek… Roman yazmak için değil, herhangi bir çıkar sağlamak için değil, vakti zamanında sadece anlamak için dinlediğimde, zaten roman yazabilecek kadar geri bildirim biriktirmiş oldum.
"Yarı Zamanlı Yalnız" kitabınızda ciddi bir kişisel gelişim eleştirisi görüyorum. Hatta bu kitaplar hakkında büyük bölümünün "kişisel gerileyişe" neden olduğu belirtilmiş. Kişisel gelişim kitapları için neler söylersiniz?
Hepimizde az ya da çok var olan “değersizlik hissi”ni suistimal eden kitaplar olarak görüyorum. Sanki o kitabı okuyunca çok değerli birine dönüşeceğimiz sanrısıyla okuruz genelde. Çok tercih edilmelerinin sebebini ise insanın kolay olana meyletmesiyle ilişkilendiriyorum. Kolay yoldan gelişim vadeden bu kitapların büyük bölümü şarlatanlar tarafından yazılıyor.
Yine son romanda burç uyumsuzluğu nedeniyle başlamayan bir ilişki detayı var. Bu durum aslında günümüz ilişkilerinin özetini sunuyor gibi. İlişkinin sorumluluğunu alıp emek vermek zor geldiği için suçu yıldızlara, gezegenlere atıp kaçmak modern insanın yeni savunma mekanizması mı oldu sizce?
İnsan, kendi tercihlerinin sorumluluğunu alamadıkça, anlam bulmak için kafa yormayı zahmetli buldukça hep bir sorumlu arar. Tüm anlamları da ona yükler. Bazen Tanrı, bazen yıldızlar, bazen havalar… Nitekim ben bu durumu yalnızca modern insanın değil, insanlık tarihinin en büyük sorunu olarak görüyorum: Sorumsuzluk.
Son olarak... Kitaplarınızı bitirip kapağını kapatan bir okurun, o anki ruh hâli ne olsun istersiniz?
Düşünceli… Toparlanmak üzere biraz dağılmış olsun isterim.