Yakınlık ve uzaklık: İnsanın paradoksu II

Abone Ol

En son yazıda katılmış olduğum bir tasavvuf dersinden bahsetmiş, insanın çok yönlülüğünün aslında onu bir uçtan öteki uca savurmasını ele almıştım. Dersin bir yerinde geçen; “Hepsine erilmezse de, hepsi terk edilmez.” kısmından devam edeceğimizi söylemiştim.

Şimdi burada geçen bu cümle üzerinden biraz psikolojik, biraz felsefi bir okuma yapmak istiyorum.

Ne demek?

“Hepsine erilmezse de, hepsi terk edilmez.”

Bu cümle okunmuş olan mektubun metin olarak da tam ortasına denk gelen bir cümle; durduğu yer itibariyle de çok kilit bir cümle aslında. İnsanın dönüşüm yolculuğu ile ilgili temel bir ilkeye değiniyor. En büyük yanılgılarımızdan biri hayatımızı değiştirecek olan şeyin bir anda ortaya çıkacağını düşünmemiz; bir sabah kalkacağız bir telefon alacağız, bir gün bir yerde biriyle tanışacağız, bir işe başlayacağız ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Pazartesi başlayan diyetler, bir gecede çöpe atılan sigara paketi…

Bir gecede bağımlılığınızdan kurtulabilirsiniz, bir gecede başka bir şehre taşınabilirsiniz evet ancak bu durum arka planda verdiğiniz emeğin, ödediğiniz bedellerin bir sonucu olduğunda kalıcı olabilir. Bu cümle bana insanın hiçbir şeyi bir anda değiştiremeyeceğini ama hiçbir şey yapmazsa da hiçbir zaman değişemeyeceğini anlatıyor.

Bugün davranış psikolojisinde; “küçük ve devamlı adımlarla sürdürülebilir değişim.” dediğimiz şey büyük sonuçların belki gözle görünür dahi olmayacak küçük değişimlerle yıllar içinde oluştuğunu gösteriyor.

Mektubun devamında İslam inancına ait temel bir kural olan zekattan söz edilmiş ve sadaka ile mukayesesi yapılmış. Aslında ilk bakışta ikisi de benzer davranışlar gibi görünüyor. Ancak konuyu biraz derinleştirdiğimizde hiç de öyle olmadığını anlıyoruz. Sadaka vermek; insanın duygularıyla bağlantılı bir süreç; insan ihtiyaç sahibi birini görüp bundan etkilenebilir ya da kendini daha iyi hissetmek için sadaka verebilir.

Bu şekilde olmasında herhangi bir yanlışlık yok elbette ancak zekat sorumluluk ve görev bilinciyle yapılan, insanın Tanrı karşısında boyun eğiciliğini ona hatırlatan bir süreçtir. Mektubun tam da burasında İmam-ı Rabbani’nin konuyu metaforik bir yerden zekata getirmesi bir tesadüf değilse aslında insanın varoluşçu bir yerden kendini inşa etmesinin; görev ve sorumluluk bilinciyle hareket etmesinden geçtiğini söylüyor. Çünkü insanın karakteri, mikserden boşalan bir beton yığını değildir; tuğla tuğla örülen, adım adım dönüşen bir süreçtir. Bu gelişim; sadece motivasyonla canının istediklerini yapmakla değil, canı istemese de yaptıklarıyla ya da canı çok istediği halde vazgeçtikleriyle ilerler.

Bugün psikoloji literatürüne baktığımızda da özdenetim alanında yapılmış olan çalışmalar bize oldukça benzer şeyler söylüyor. İnsan zihni uzun vadeli bir amaca bağlanmadığında daha dağınık hale geliyor, kısa süreli ödül sistemleri aktif oluyor ve daha fazla dürtüleriyle hareket ediyor. Oysa sistem bir hedefe odaklandığında; duygu düzenleme, psikolojik esneklik ve istikrarlı çalışma sistemleri daha baskın şekilde çalışıyor.

Görev bilinciyle hareket etmenin hazzını elde etmek için bir stoacı gibi düşünmek gerekir. İnsan başlangıçta kendisine sıkıcı gelen şeyleri yapmaktan hiç hoşnut olmaz ancak zamanla ne yaptığının değil kim olduğunun hazzını yaşamaya doğru ilerler. Kısa süreli hazlardan kendine saygı duymanın derin anlamına doğru bir yolculuk yapar. Tekrar eden davranışlar ve kurulan örüntüler yalnızca verimli üretimlere dönüşmez, kim olduğunuzu da belirler. Geçmişte stoacıları bu yönüyle oldukça mekanik ve duygusuz bulurdum; insanı arzularından soyutlamaya çalışan, eğlenmeyi keyif almayı küçümseyen bir öğretisi varmış gibi gelirdi. Ancak zamanla, onların hazzı reddetmediğini; hazlar arasında ayrım yaptığını anladım. Kocaman bir dilim pasta da size haz verir, sosyal medyada reels kaydırmak da, takdir edilmek, övülmek de size haz verir ancak bu hisler geldikleri hızda kaybolurlar ve sürekli tekrarlanmaları gerekir. Öte yandan insanın kendisine duyduğu saygı; alkışlanmaya ve hayran olunmaya bağlanamayacak kadar değerlidir. Zor olduğu halde doğruyu yapabilmenin, kimsenin olmadığı bir sokakta elindeki çöpü çantaya koymanın hazzı kaybolmaz.

Belki de İmam-ı Rabbani bu cümlesiyle bize büyük dönüşümlerden, kahramanlık hikayelerinden değil insanın kendisine duyduğu sadakatin yolculuğundan bahsediyordur. Stoacılar bize hazdan göreve bir anahtar verir ancak Kierkegaard bu yolculuğa hakikati de ekler. Bir sonraki yazıda da oradan devam edelim…