Politika

TÜRKİYE, İSRAİL VE SURİYE!

Abone Ol

EREN ERDEM

Uzun zamandır “yazmaya başlamak” istiyordum. Dijital Gaste, bana köşe açarak bu hususta beni mutlu etti. Bundan böyle, yazılarımı Dijital Gaste’de okuyabilirsiniz.

Suriye’de cereyan eden hadiseleri doğru anlamak, bölgenin geleceğinin inşası açısından hayati bir önem arz etmektedir.

Yaşananların esası şudur; Rusya ve İran destekli bazı unsurlar ile Suriye Rejimi arasındaki gerilim derinleşmiştir. Lakin, bu gerilim; Suriye güçlerinin “sivil katliamlar” gerçekleştirdiği gerçeğini ortadan kaldırmaz. Hali hazırda, Suriye Devleti “hak ihlalleri” şeklinde bir kabul yapmıştır. Masum sivillere, “Nusayri” olmaları sebebiyle yönelen katliam hiçbir şekilde kabul edilemez. Ve bu katliamlar; “Rus-İran” güdümlü unsurların ekmeğine yağ sürmektedir.

Türkiye’nin Suriye’de gelişen hadiseler karşısında, en marjinal seviyede kazanımcı olma zorunluluğu vardır. Keza, gelişen bölgesel konjonktür gereği; bu tür gerilimler sıklaşacak gibi görülmektedir. Çünkü İsrail, Suriye sathında alenen bir egemenlik mücadelesine girişmiştir. Türkiye’de bu mücadeleye karşı, son derece akılcı bir “meydan okuma” sergilemiş; derhal “çözüm süreci” kartını masaya koymuştur. Bu olağanüstü akılcı yaklaşımın, yine bölgedeki “mezhep temelli” krizin aşılması hususunda sürdürülmesi gerekir.

Suriye’deki farklılıkların her hangi birinin dışlanması, “dışlanan gerçekliği” İsrail’e teslim etmek anlamına gelir. Benim, Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan’a gösterdiğim tepkinin kökeninde yatan hakikat budur. Suriye Rejim unsurlarının “Alevilere yönelik katliamlar” sergilemesi, elbette insanı boyutu açısından bir mesele olmakla beraber, Türkiye’nin bölgesel varlığını doğrudan ilgilendirir. Suriye sathındaki tüm kimlik ve inançlar; oluşacak yeni güç denkleminde elbette bir pozisyon belirleyecektir. Türkiye, tam bu noktada; “PKK terörünü sona erdirme” adına giriştiği süreç benzeri bir süreç ekseninde; Suriye sathında var olma mücadelesi veren Nusayri/Alevi kitlelerin güvenliği açısından garantör olmalıdır. Bu garantörlük, İsrail’in aleyhinde gelişecektir.

PKK terör örgütünün feshedilmesi hususunda girişilen süreç, Türkiye’nin bölgesel iddialarını cılız bir tonda “savunmacı” reflekslerle dillendirdiği bir dönemi kapatabilir. Tam bu noktada, sağlıklı olan okuma; “devletin müspet bir konsept değişikliğine gittiği” gerçeğini kavramak suretiyle yapılabilir. Bu yeni konseptin mahiyeti nedir? Birazcık açmamız gerekir.

Trump yönetiminin Avrupa Birliği ve NATO üzerinde yarattığı kaygılar, Putin-Zelenski savaşında aldığı pozisyon; Türkiye’nin kritik bir aktöre dönüşmesi açısından bir fırsat olarak görülmelidir. Avrupa, “ordu kurma” gibi işlerle iştigal ederken, yanıbaşındaki Türk Ordusunun mukavemet gücüne hiçbir koşulda erişemeyeceği gerçeğinin farkındadır. Bu sebeple, ABD’nin “popülist ve sömürgeci” kodlara savrulduğu bu süreçte, NATO ve Avrupa; “güvenlik konsepti açısından” Türkiye’den asla ve kat’a vazgeçemez noktaya gelmiştir.

İşte tam bu süreçte, Avrupa Birliği ile yeni fasılların açılması hususunda son derece kararlı ve ısrarcı olmak, gerektiğinde NATO üyeliğimizi tartışmaya açacak sert blöfler ile Avrupa Birliğinin Türkiye’ye yönelik barajını aşındırmak fevkalade mümkün. Elbette bu gerçekleşirken, güneyde ise İsrail ile mindere çıkmış durumdayız. Suriye’de istikrar yahut istikrarsızlığı örgütleyecek unsurlar ya Türkiye’nin, ya da İsrail’in kontrolünde olacaktır. Barış süreci, Türkiye’yi, Suriye’deki iklimin kritik bir belirleyicisi haline getirebilir. İşte bu sebeple, İsrail; Mazlum Abdi üzerinden süreci yıpratma çabası içindedir.

Tam bu noktada, “Rus-İran” destekli unsurları bahane ederek gerçekleştirilen “Nusayri/Alevi katliamları,” İsrail’in ekmeğine yağ sürmektedir. İsrail açısından, Suriye sosyolojisinde Türkiye’nin temelden karşısında konumlanabilecek bir “varlığın” olması yahut oluşması, Suriye sahasında oyun kurabilme kabiliyeti kazanma açısından hayatidir. Bu bağlamda, Türkiye’nin önünde kritik bir tercih vardır. Suriye sathındaki her kadim kimliğin hamisi rolünü üstlenmek; bir ihtiyaç değil; zarurettir.

Bu sebeple, bırakın “yaşananlar üzerinden iç cephedeki fay hatlarını gerecek” operasyon aparatlarının yarattığı infiali, topyekün bir hami rolü için geç kalınmaktadır. İsrail’e mevzi kazandıracak her söylem ve eylem; gerek Avrupa ile gelişmesi gereken gerekse bölgesel denklem açısından biçimlenmesi icap eden süreci sakatlar. Bu hususun tarihsel bir mesele olduğu unutulmamalıdır. Türkiye’nin bu bağlamda; “Suriye sürecinin gebe olduğu tüm krizlerle alakalı mutlaka bir yaklaşım modeli olmalıdır.” Ve bu model, “hangi Küresel denklem tarafından” tetiklenmiş olursa olsun, bir sosyal gerçeklikle doğru ve kadim hikaye çerçevesinde yeniden bağ kurma hassasiyetiyle şekillenmelidir.

Bu yönüyle, Avrupa’nın güvenlik mimarisinin kritik oyun kurucusu olma fırsatı; Şam’dan geçer. Evvela, Şam’ın mimarisini İsrail’den bağımsız ve ABD-Rusya denklemine rağmen tasarlayabilecek cesaret, kısa vadede “yaşanan tüm küresel gelişmelerin” bir anda Türkiye lehine evrilmesine yol açabilir. Bu meselenin çözümü, yarın AB ile masaya oturulduğunda “ana problem olarak masada olacak olan” göçmen meselesinin çözümü dahil, bir çok kritik meselemizin çözümünü tesis edecek ortamı sağlayabilir.

Problem sepeti boşaltılmış bir Türkiye’nin, yeni konjonktürde hayati bir öneme sahip olacağı açıktır. CHP lideri Sayın Özgür Özel’in Avrupa’da yaptığı konuşma, tam olarak bu süreci kavramış görünmektedir. Türkiye, tüm denklemleriyle yeni bir sürece girebilir. Bu süreç, fevkalade kazanımlarla gerçekleşebilir. Bunun için, PKK’nın fesih süreciyle alakalı keskin bir kararlılığa, Suriye’de yaşanan sosyal gelişmelerde ise doğrudan hamiliğe dayanan bir kapsayıcılığa çok ihtiyaç vardır.

Unutmayalım, biz Sünni ve Alevi meselesi üzerinden tasarım peşinde koşan Emperyalist saldırıları defalarca bertaraf etmeyi başardık. Bu ölü fayı diriltecek her adım, Türkiye’nin bu yürüyüşünü hedef alan bir operasyonel dokunuştur. İsrail demek, mezhep ve kimlik savaşları demektir. İsrail’in panzehiri ise; “Türkiye’dir.” Bu sorunları kendi iç cephesinde aşmış bir Türkiye’nin, bölgede aynı duyarlılığı örgütlemesi; İsrail’in minderdışı kalmasını sağlayacaktır.

İşte bu gerçekleşirse, yani evvela PKK’nın feshi, akabinde Suriye’de demografik ve mezhepse gerilimin kesin olarak sonlandırılması; nihayet uzun zaman sonra “bir model üretmeyi başardığımız” anlamına gelecektir. Bu model, bölge ülkeleri açısından makul görülecek; Türkiye kritik bir güç dengesi olarak varlığını sürdürecektir.

Suriye’de gerçekleşen Nusayri/Alevi katliamına yönelik “insani tepkime” ek olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu meseleyi hem insani hem siyasi açıdan hamilik çerçevesinde ele alma mesuliyetinin izahı açısından bir jeopolitik değerlendirme yapmaya çalıştım.

Yani, meselenin insani boyutuna atıf yapmayışım; zaten insani açıdan kabullenmeyişimizdendir. Lakin, sürece müdahil olma zaruretini siyasi çerçevede ele almak icap ederse, bahsettiğim gerekçeler ışığında değerlendirilebilir. Suriye’de gerçekleşen Nusayri/Alevi katliamına yönelik “insani tepkime” ek olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu meseleyi hem insani hem siyasi açıdan hamilik çerçevesinde ele alma mesuliyetinin izahı açısından bir jeopolitik değerlendirme yapmaya çalıştım.

Yani, meselenin insani boyutuna atıf yapmayışım; zaten insani açıdan kabullenmeyişimizdendir. Lakin, sürece müdahil olma zaruretini siyasi çerçevede ele almak icap ederse, bahsettiğim gerekçeler ışığında değerlendirilebilir.

Bu makalem, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile hükümet arasındaki farklılığı esas alarak kaleme alınmıştır.