Türk sineması dünya sahnelerinde…

Abone Ol

Berlin’de bu yıl sahneye çıkan iki isim, yalnız kendi kariyerleri adına bir başarıya imza atmadı; Türk sinemasının son yıllarda kurduğu dili de tescilledi. 76. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı’nın İlker Çatak imzalı “Sarı Zarflar”a, Gümüş Ayı’nın ise Emin Alper’in “Kurtuluş”una verilmesi festivalin en çok konuşulan gelişmelerinden biri oldu. Aynı yıl iki büyük ödülün birden Türkiye bağlantılı yönetmenlere gitmesi, uluslararası sinema çevrelerinde güçlü bir karşılık buldu.

Berlin International Film Festival, her zaman politik arka planı olan bir festivaldi. Soğuk savaş yıllarından bugüne, sinemayı dünyanın gerilimiyle birlikte okuyan bir geleneği var. Bu yüzden “Sarı Zarflar”ın Altın Ayı’ya uzanmasını yalnız estetik bir tercih olarak görmüyorum. Film, bir gecede işini ve evini kaybeden bir çiftin, 13 yaşındaki kızlarıyla birlikte hayatta kalma çabasını anlatıyor. Özgü Namal ile Tansu Biçer’in taşıdığı hikâye, ekonomik kırılganlığı aile içindeki sessizlikler üzerinden kuruyor. Büyük dramatik çıkışlar yerine biriken gerilime yaslanan bir anlatı bu. O sıkışmışlık hissi, bugünün Türkiye’sine de Avrupa’sına da temas ediyor.

İlker Çatak’ın sinemasında iki kültür arasında kurulan bir denge var. Berlin doğumlu bir yönetmen olarak hem Almanya’nın üretim disiplinini hem Türkiye’nin hikâye damarını taşıyor. “Sarı Zarflar”da bu iki hattın olgunlaştığını görüyorum. Göç, aidiyet ve sınıf meselesi fonda dururken, asıl mesele bir ailenin dağılma eşiğinde verdiği sınav. Altın Ayı’nın buraya gitmesi, seyircinin kendi hayatına değen hikâyelere hâlâ açık olduğunu gösteriyor.

Emin Alper cephesinde ise daha sert, daha doğrudan bir yüzleşme var. “Kurtuluş”, korkunç suçlar işlemiş faillerin zihnine bakmaya çalışırken, hayatta kalanların yükünü de görünür kılıyor. Alper’in sinemasını başından beri önemsiyorum; taşranın klostrofobik atmosferinden politik şiddetin karanlık alanlarına uzanan bir çizgisi var. Berlin’de aldığı Jüri Büyük Ödülü, bu çizginin uluslararası ölçekte kabul gördüğünü bir kez daha kanıtladı.

Ödül konuşmasında “yalnız değiliz” vurgusu yapması, filmin politik arka planını gerçek dünya ile doğrudan ilişkilendirdi. Gazze’den İran’a, Türkiye’de tutuklu isimlere uzanan cümleleri festival salonunun steril havasını dağıttı. Berlinale’nin ruhu tam da burada beliriyor, sinema ile hayat arasındaki mesafe kapanıyor.

Bu çifte ödülü yalnız bir başarı tablosu olarak okumak eksik kalır. “Sarı Zarflar” ekonomik kırılmanın aile içindeki yankısını anlatıyor, “Kurtuluş” politik şiddetin ahlaki yükünü tartışıyor. İki film de bugünün dünyasına bakıyor ve seyirciyi rahatsız etmekten çekinmiyor. Demek ki Türkiye’den çıkan hikâyeler evrensel bir dile dönüşebiliyor. Demek ki yerel sandığımız meseleler dünyanın başka köşelerinde de karşılık buluyor.

Berlin’den yükselen bu iki ses, bana şunu düşündürdü; sinemamız uzun süredir kendi karanlığıyla yüzleşmeyi öğreniyor. Belki tam da bu sebeple uluslararası sahnede daha güçlü duyuluyor. Bu yıl Berlinale’den geriye kalan, kupaların parlaklığı kadar bu cesaret duygusuydu.