17. Yüzyıl filozoflarında John Locke İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme adlı kitabında insan zihnini ele alırken “Tabula Rasa” kavramından söz eder. Locke’a göre insan dünyaya boş bir levha olarak gelir; ailesi, çevresi ve yaşadığı deneyimler onu şekillendirir. Bugün, Locke’un kurmuş olduğu bu teori ile tamamen haklı olmadığını biliyoruz ama söylediklerinde haklılık payı olduğu da gerçek. Dünyaya gelirken elbette mizacımız, biyolojik olarak getirdiğimiz genetik mirasımız tam anlamıyla boş bir levha olmadığımızı kanıtlıyor ancak Lock’u doğrulayan kısım; bu mirasın ve eğilimlerin işlenmeye, şekillendirilmeye eklenip, çıkarılmaya tamamen elverişli olduğu hakikati.
Kimi uzmanlar insanlar için en kritik zamanın 0-2 yaş olduğunu, kimisi 0-6 yaş olduğunu söyler bana göre insan için en önemli zaman geçmişten ve gelecekten bağımsız olarak şuandır. Geçmişte yaşadığımız birçok şeyin bizi şekillendirdiğini, gelecekte yaşanma ihtimali olan birçok şeyin de hem kişiliğimiz hem amaçlarımız üzerinde birçok tesiri olduğunu biliyoruz ancak anın içinde var olma deneyimi tüm zamanların üzerinde bir deneyimdir. İnsan zihni her yaşta ve koşulda yeni ve farklı yazılımlar üretmeye de elverişlidir.
İnsan zihninin her yaşta ve koşulda yeni yazılımlar üretmeye elverişli olması ilişkilerimize de durup bir dışarıdan bakmamız gerektiğini düşündürüyor bize. Çocuklukta ebeveynlerimiz ruhumuza birçok cümle yazmış olabilir; bunlar kimi zaman “Güçlüsün.” “Başarılısın.” gibi olumlu, kimi zaman da “Yetersizsin.” “Değersizsin.” gibi insan ruhunu kanatan cümleler olabilir. Ancak ne olursa olsun insan ruhuna yazılan cümleler çocuklukta belli bir yaşa kadar yazılıp bitmez, yetişkinlikte kurduğumuz ilişkilerle de insanların eline kendimize ait birer kalem tutuştururuz ve geçmişte yazılan cümleler ne kadar derin olursa olsun yeni cümleler için de levhada daima yerimiz vardır.
Çiftler danışmanlık seansına genel olarak şu cümlelerle gelir; “Eşim bana kendimi değersiz hissettiriyor.” “Sanki suçlu hep benmişim gibi hissediyorum.” “Ne yaparsam yapayım hiçbir şey değişmeyecekmiş gibi geliyor.” “ Kendimi yetersiz ve güvensiz hissediyorum.” Bu tür şikayetler çoğunlukla iletişimde yaşanan bazı zorluklar olarak görülür ancak bu durum basit bir iletişim probleminden daha karmaşıktır. Öncelikle şunu sormamız lazım; bir insan kendini değersiz hissetmediği hâlde bir başkası onu buna inandırabilir mi? Psikanaliz bu soruya ‘bazen evet’ cevabını veriyor.
Psikanalizde projektif özdeşim dediğimiz bu duyguları yansıtma hâli karmaşık görünse de aslında her ilişkide yaşanan hatta bazen yaşandığı yıllarca fark edilmeyen bir bilinçsizlik hâlidir. En yalın anlatımla: Bir insan içinde taşımakta zorlandığı, tahammül edemediği zorlayıcı duyguyu eşine yansıtır ve zamanla karşısındaki insanı o duyguyu gerçekten yaşayan birine dönüştürür. Yani kişi yalnızca içindeki duyguları yansıtmakla kalmaz aynı zamanda karşısındakini de o duyguyu yaşayan birine dönüştürebilir.
İlk aşamada bu durum neden başlar ona bakalım: Hiçbir insan dünyaya tam bir öz güvenle gelmez, doğuştan getirdiği bazı özellikler olsa da Lock’un bahsettiği yazılmaya elverişli boşluklar daima vardır. Ve o boşluklara her zaman güzel deneyimler, sevgi sözcükleri yazılmaz bazen o boşluklar değersizlikle, terk edilme korkusuyla, yetersizlik hisleriyle doludur. Sağlıklı bir durumda kişinin bu duygularla yüzleşip hayatta bu duyguları yönetebilmesi ve taşıyabilme kapasitesi geliştirmesi beklense de durum her zaman böyle olmaz ve kişi bu duyguları taşımak yerine dışsallaştırmayı seçer ve farkında dahi olmadan eşini yetersiz görmeye, ona kendini değersiz hissettirmeye başlar. Tıpkı taşımakta zorlandığınız bir bavulu sessizce karşınızdakinin omuzlarına bırakmak gibi.
Bu yaşanan durumun en trajik yanı ise; ağırlığın sessizce omuzlarına bırakıldığını fark edemeyen kişinin zamanla bunu taşımaya neden gönüllü olduğu…
Bir sonraki yazıda buradan devam edeceğiz.