Ruhumuzda yazılan cümleler: Projektif özdeşim II

Abone Ol

Bir önceki yazıda insanın kendi içinde taşımakta zorlandığı bazı duyguları karşısındaki insana yansıtmasından bahsetmiş, bir sonraki yazıda da bu yansıtmayı içselleştirmesinin motivasyonları üzerine devam edeceğiz demiştim. Yazının sonunda şöyle bir soru vardı: Bir insan neden karşısındakinin yansıttığı bu duyguları taşımaya gönüllü olur?

Neden karşısındaki insanın bir yetişkin olarak taşıması, yüzleşmesi gereken değersizliği, yetersizliği, suçluluğu kendine ait bir deneyim gibi ruhunda hisseder? Bunun cevabı çoğunlukla kişinin o gün kurmuş olduğu ilişkiden çok daha önce öğrendiği bir gerçekliğin izlerini taşır. Psikanalitik olarak insan dünyaya geldiğinde varlığının büyük bir bölümü bedendir ve “benlik” zamanla oluşacak bir potansiyeldir. Birçok canlıya kıyasla insan; dünyaya prematüre olarak gelir ve uzun bir süre bir başkasının bakımına, hem fiziksel hem de ruhsal olarak düzenleyiciliğine ihtiyaç duyar.

Bu süreçte beynin düşünme, dürtü kontrolü ve duygu düzenleme ile ilgili alanları gelişmeye devam eder. İnsanın büyümesi yalnızca bedensel bir büyüme değildir; aynı zamanda zihinsel bir gelişimdir. İlişki kurma şekillerimiz, dünya ve kendimizle ilgili fikirlerimiz zaman içinde şekillenir. Bu dönem, çocukların kendilerine bakım veren insanlarla kurmuş oldukları ilişki dinamiklerini, tekrar eden örüntüleri oldukça derinlere kaydetmesi için uygun bir zemindir. Bu örüntüler ise zamanla insan zihninde farkında olmadan birer yazılıma dönüşür; insan neyin güvenli olduğunu, hangi ihtiyacın karşısındaki insan tarafından makul görülebileceğini, sevgiyi alma ve verme biçimlerini tam olarak bu dönemde öğrenir.

Şunu baştan söylemek isterim ki; insanın yaşam deneyimi içerisinde bu yazılım kodlarını ve içsel haritalarını değiştirme gücü vardır, ancak bu değişimler çoğunlukla insanda bir başkasının evinde yaşıyormuş hissi uyandırır. Gittiğiniz bir ev, sizin evinizden çok daha büyük, konforlu, daha güzel bile olsa kendi kodlarınız evinize girip montunuzu koltuğun üzerine fırlatıp uzanmak gibidir. Çünkü güven duygusu çoğu zaman konfordan değil, tanıdıklıktan doğan bir duygudur.

Nesne ilişkileri bize tam olarak bunu anlatır: Biz bir insanla ilişki kurarken yalnızca o insanla ilişki kurmuyoruz, aynı zamanda kendi içimizdeki nesne temsilleriyle de ilişki kuruyoruz. Çocukluğumuzda ebeveynlerimizle kurduğumuz ilişkinin hayatta kalmak için tek koşul olması, onların hatalarını görebilecek bilişsel sistemler kurmamızı engeller. Öyle ki; çocuklar ebeveynlerinin yaptığı hataları onların hataları olarak görmek yerine kendini suçlayarak hayatta kalmaya devam eder.

Bazen bu temsiller öylesine güçlüdür ki; insanların yalnızca bu nesne temsilleriyle ilişki kurduğuna, karşısındaki insanın gerçekliğine hiçbir teması olmadığına dahi şahit olmamız olasıdır. Çocuklukta kurduğumuz ilişkilerden; “Annem nasıl bir insandı?”, “Babam neyi severdi?” gibi sorularla çıkmayız. Bu ilişkilerden aynı zamanda “Ben sevilebilir miyim?”, “Değerli miyim?”, “Bir hata yaparsam terk edilir miyim?”, “İhtiyaçlarım ne kadar değerli ve karşılanabilir?” gibi sorularla da çıkarız.

İnsan yetişkinliğinde kurduğu ilişkilerde bu nesnelerden temsiller taşıdığına göre; insan zihninin kendisi için iyi olanın değil de tanıdık olanın içinde kalmak istediğini söylemek zor olmaz. Sevgiyi her zaman kendini kanıtlayarak almış bir insanın yapmış olduğu evlilikte de kendini kanıtlama çabasında olması, eminim şu an konuştuklarımızdan sonra kimseye garip gelmeyecektir.

Çoğu zaman insan acıyı dahi evi zannedebilir; işte bir önceki yazıda da bahsettiğimiz projektif özdeşim tam olarak burada devreye girer. Karşınızdaki insanın, sizin için hiç tanıdık olmayan bir duyguyu içinize yerleştirmesi oldukça zordur. Bu ilişkiler çoğu zaman geçmiş bir yaraya dokunur. İçinizdeki değersizlik hissinin kapılarını bir başkasına açtığınızda –ki muhtemelen kapıyı kapatmak da elinizde– çoğu insan o kapıdan girmeye gönüllü olabilir. Ve en önemlisi, projektif özdeşimin çözümsüzlüğü beraberinde getirmesi; insanın yalnızca değersiz hissetmesi değil, değersizlik hissini besleyecek davranışlara da yönelmesidir.

İlişkilerde çoğu zaman “Bu insan bana ne yapıyor?” sorusundan önce “Ben neden bu duyguların bana ait olduğuna bu kadar iknayım?” sorusunu sormamız gerekir. Bu soruyu sorabilmemiz için önce kendimizi değerli hissedeceğimiz bazı eylemlere ve tekrarlara ihtiyacımız var elbette. Demem o ki; derinlere zerk edilmiş bir zehri oradan çekip almak imkânsız olabilir ama panzehir bizi çözüme götürecek yollar gösterecektir.

Yetişkin olmak; “Ben kimseye kalem vermiyorum.” demek değildir. Kalemi kimin eline verdiğimizi iyi bilmek ve gerektiğinde de yazılanları denetleyebilmektir.