Dün akşam 1975 yapımı Guguk Kuşu filminin analizi için bir sunum yaptım. Sunumu hazırlarken amacım bu sunumun sıradan bir film okuması olmamasıydı. Film üzerine yazılan tezleri ve makaleleri incelerken bir şey dikkatimi çekmişti. Birkaç çalışma filmi bir malzeme olarak kullanmış ve asıl dertlerini film üzerinden anlatmaya çalışmıştı. Bu yaklaşım hiç fena görünmüyordu. Tam olarak bunu yapabilirim dedim. Ve filmi Michel Foucault'un mikro iktidar kavramını derinlemesine ele almak için bir malzeme olarak kullanmaya karar verdim.
Öncelikle Faucault, 'mikro iktidar' kavramıyla bize güçlü bir analitik çerçeve sunuyor. Devasa bir teorinin kulpunu buradan yakalıyoruz. Nedir mikro iktidar: modern toplumda iktidar yalnızca yasaklayan, cezalandıran bir güç değildir. Modern toplumda iktidar; normali, makbul davranışı, uygun beden ölçülerini, kabul edilebilir arzuyu üreten bir sistemdir.
Filmde karşılaştığımız akıl hastanesi tam da böyle bir yer; ceza, şiddet, bağırıp çağırma yoktur. Ancak ilaç saatlerinden, konuşma sırasına, televizyon izleme uygulamalarından sigara kotalarına kadar her şey ince ince düşünülmüş ve normlar belirlenmiştir.
İktidar bağıran; tabiri caizse bir tiranlık iktidarı değildir. Her şeyin sizin iyiliğiniz için olduğuna sizi inandıran bir sistemdir.
KENDİSİ YOK, GÜCÜ ÇOK!
Hemşire Ratched'i film boyunca hiç bağırırken görmezsiniz ancak o kurmuş olduğu sistemle 'hastanede' bulunan herkesin zihninde varlığını sürdürür. O görünürde yokken bile gücü ve sistemi oradadır. Filmde birçok 'hasta' için kapı açıktır ancak hiç kimse dışarı çıkmayı kabul etmez. Çünkü dışarı çıkmanın sorumluluğu içeride olmanın acısından daha ağırdır. Güven, boyun eğiciliğin dehlizlerinde aranır.
Kahramanımız McMurphy düzeni bozan; kurallara uymayan, grup terapisini ciddiye almayan simgesel bir İd karakteri olarak sahneye dahil olur. Onun varlığı sistem için bir tehdit oluşturmaya başlar. Ancak yine de sistem onu yavaş yavaş hizaya getirmenin yollarını arar; uyumsuz ve sorunlu olduğu fikrini yaymaya, diğer hastaların gözünde onu sapmış biri olarak etiketlemeye, imalı sözlerle öz saygısını yok etmeye çalışır.
Topluma ve normlara uymayan davranışlarını psikiyatrik semptom olarak sunar ve patolojiye dönüştürerek onun direnişini küçümser. Her şeye rağmen başarılı olamadığında iktidarın çıplak şiddeti elektroşok ve lobotomi gibi uygulamalarla doğrudan bedene yönelir.
ZAMAN ESKİ, KONU HEP YENİ
Bu film 1975 yılında çekilmiş bir film olmasına rağmen bugünün iktidar ilişkilerinden çok da farklı bir şey anlatmıyor. Adeta bir panoptikon kulesi çevresindeyiz. Sosyal medyayı bir akıl hastanesine benzetmek ne kadar doğru olur bilmiyorum ama bir norm üretim mekanizması olarak degerlendirebiliriz sanırım. Sosyal medyada iyi özne olmanın sınırları tam olarak belirlenmiştir; beden ölçüleri, estetik algısı, beğeni sayısı ve etkileşim hesaplamaları…
Peki bu sınırları belirleyen bir insan, bir kurum var mı? Hayır. Bunları belirleyen elbette tek bir insan değil. Sürekli değişen bir algoritma, takipçi sayıları ve tüm sistemin en derinine işlemiş mikro iktidar ağı.
Aynen filmde kapı açık olduğu hâlde kimsenin çıkmaması gibi sosyal medyada bir simülasyonun içinde olduğumuzu bildiğimiz hâlde hesaplarımızı kapatmayız çünkü mesele en temelde görünür olmakla ilgili kurduğumuz bağı devam ettirme arzumuzdur.
Beğeni aldıkça, etkileşim aldıkça kendimizi Hemşire Ratched tarafından 'iyi' olarak tanımlanan 'hasta' gibi hissederiz. Film en temelde bize şu mesajı veriyor; uyumlu davranmak belki de her koşulda doğru değildir. Bazen de 'sorunlu' görünen, aslında 'normalin' çerçevesine sığmayan arzudur.
İktidarın en tehlikeli hâli; dayatması, zor kullanması değildir öyle olduğunda zaten neyin yanlış olduğunu anlamamız birkaç dakika dahi sürmez. Ancak bir kitap sayfasına yerleştirilen cümleler, basit gibi görünen uygulamalar, sürekli tekrarlanan yalanlar kısacası zihinleri şekillendiren ve kendi sistemini adım adım yerleştirmeyi başaran iktidarlardır tehlikeli olanlar. Çünkü orada aslında kapı açıktır ama çıkmaya gönüllü kimse yoktur.