Lahana sendromu yaşıyor güzel ülkem... Sorunlar kat kat soyuluyor da, bir türlü cücüğe ulaşamıyoruz biz. Üst katmanda yenisi oluşurken, var olan her bir sorun siper oluyor alttakine; kendi aralarında bir dayanışma sergiliyor böylelikle sorunlar. Garip bir çağda yaşanan, garip ötesi, "çok bilinenli" bir denklem bu. Bilinenleri masaya yatırıp ameliyat etmeden, çözülmesi de giderek zorlaşan bir denklem ve hepimiz-her birimiz bir faktörüz bu bağıntıda.
Evet teknoloji, evet sosyal medya, evet şiddet içeren mafya dizileri, evet ülkemin büyük resmine sızan kocaman bir mafyöz ilişkiler detayı, evet liyakat sorunu ve bu sorunu doğuran nepotizm gerçeği, evet ekonomik çöküntüden sebep ultra dengesiz bir gelir dağılımı, evet özellikle eğitimde, sağlıkta ve adalette yaşanan haksız uygulamalar ve belki akla gelmeyen daha nice parametre. Buraya kadar bahsedilen maddelerin hepsi de psikososyal, ekonomik, toplumsal, ahlaki vb. etkenler... Ancak hiçbiri, kendi kendine oluşmadı.
Hayat Bilgisi diye bir dersin okutulduğu zamanların çocuğuyum ben. Daha 8-9 yaşındayken o derste bize öğretilen şuydu, hiç unutmam :
“Aile, anne-baba ve çocuklardan oluşan, toplumun en küçük ve temel sosyal birimidir.”
Hatta konuyla ilgili illüstrasyonlarda bir de örgü ören nineyle, köşesinde oturmuş çayını içen dede olurdu bu tanıma ek olarak. Neymiş aile?
“En küçük ve temel sosyal birim”.
Toplumun çekirdeği, toplumun atomu yani!!
Biliyor musunuz, “atom” Yunancada “bölünemez” anlamına gelen “atomos” kelimesinden türemiş. Antik Yunan filozofu Demokritos’un bu tanımlamayı yapmasının üzerinden geçen, neredeyse 2500 yılın sonunda, bu çağda ve coğrafyada, atomu bölenler olarak tarihe geçtik sanırım ve bundan bin yıllar sonraki uygarlıklar da bizi böyle tanıyacak artık.
Evet, her şey ama her şey, önce ailenin bölünmesi niyetiyle başladı ve yukarıda saydığım, fazlası bile olabilecek nice faktör de, bu amaca hizmet etti. Sistematik bir şekilde aileler ve dahi aile kavramı, böylelikle parçalanıyor sevgili okuyucu. Sobanın üstünde kestane pişirdiğimiz, etrafında oturup kikirdeyerek sohbet edip, keyifle Kaynanalar dizisini izlediğimiz akşamlardan, babamızın uluorta meydanda bıraktığı 1 değil tam 5 adet silahını ve 7 şarjörü kapıp da gidip 9 cana kıydığımız günlere evrildik çünkü artık!
Namusun hak yememek, doğrudan ayrılmamak olarak içselleştirildiği ailelerden, silahın namus olduğunun öğretildiği aileciklere dönüştü en güvende olmamız gereken ilk adreslerimiz. Çocukları önce ailelerinin koruduğu bir sistemden, çocukları önce ailelerinden korumamız gereken bir distopyaya vardık koşar adımlarla…ve maalesef, oğlunu psikoterapi seansı çıkışında poligona atış yapmaya götüren-hem de emniyet mensubu bir baba ile, muhtemeldir ki olan bitene seyirci kalmış "eğitimci" bir annenin çocuğu için, henüz yaşarken cehennemi deneyimlediği duygusal bir mezbeleliğe dönüştü artık aile ortamları.
Çocukları mutsuz, çocukları hedefsiz, çocukları çok öfkeli bu ülkenin. 140.000 ortaöğretim öğrencisi ile yapılan ankette, çocukların 80%’i nefret duygusuna sahip olduklarını belirtmiş. Salt bu ankete dayandırarak bile, yazmak mümkün reçeteyi… Çünkü biliyoruz ki, söz konusu 118.000 öğrencinin ve daha nicesinin ilk olarak evlerinde atıldı o nefret tohumları.
“Hayatım boyunca hep yalnız kaldım. İnsanların beni tanıması, fark etmesi hoşuma gidiyor. Bu dünyadaki varlığımı ve verdiğim zararı hissetsinler istiyorum ki, sonunda beni fark etsinler.”
Ölüme koşarken, ardında bu satırları bırakan çocuk da cevaplamıştı belki anketi. 118.000’in içinde ‘1’ olmak ona yetmedi… İmzasını atmak istedi; attı ve sonra gitti. Giderken de 85 milyonun üstünden silindir gibi geçti.
Evlerin odaları karanlık olmasın hiç; tüm odalardan güneş doğsun içeri dilerim ki... Çocuk olabilsinler, çocukluklarını yaşayabilsinler diye gönüllerince, güneş her eve lâzım çünkü…ve ışığın içinden geçen o çocukların illâ ki, içinde olur bir ışık hazinesi.
Yarın 23 Nisan… Cennet ülkemin-cumhuriyetin kurulmasına öncülük eden meclisinin doğumunun muştulandığı tarih…Büyük önder Başkumandan Gazi Mustafa Kemâl Atatürk, bu muştuyu çocuklara armağan etti. Gelenek bu ya; yarın devlette makama gelecek çocuklarımız, oturacaklar başındaki koltuklara…Bir günlüğüne “büyük” olacaklar… Peki ya 24 Nisan? Ya daha sonra?
Bırakın onları da, içine güneş doğan evlerde, "çocukluk makamında" kalsınlar geri kalan 364 gün boyunca.