Kendi zorluklarını yaratabilen insan

Abone Ol

Uzun süredir doğa yürüyüş gruplarıyla birlikte İstanbul’un farklı ilçelerindeki ormanlarda yürüyorum.

Bu yürüyüşler, sabahın erken saatlerinde başlayıp akşama kadar süren; tüm günü doğanın içinde geçirdiğiniz aktiviteler. İnişli çıkışlı patikalar, bazen uzun soluklu tırmanışlar, bazen de dikenlerin arasından kendinize akrobatik hamlelerle bir yol açma çabanız…

Doğa, her seferinde sınırlarımı hafifçe zorlayan yeni bir mücadele alanı sunuyor.

Geçtiğimiz gün, aile büyüklerinin de bulunduğu bir ortamda ertesi sabahki yürüyüşümden bahsederken, gençliğini köyde geçirmiş olan halam; kış aylarında hayvanlar üşümesin diye ormandan köye taşıdıkları kuru yapraklardan söz etti.

Bir saat gidiş, bir saat dönüş… Üstelik günde üç kez gidip gelirlermiş. Gülümseyerek, “al sana orman yürüyüşü!” dedi. Bugün, ileri yaşına rağmen hâlâ bahçesindeki domateslerle, çiçeklerle saatlerce ilgilenebilmesi, kendi yediğini büyük ölçüde kendi yetiştirebilmesi, yaşamın geçmişte insana nasıl bir güç, dayanıklılık ve pratiklik armağan ettiğinin kanıtı gibi.

Geçmişte hayatta kalmak çoğunlukla dış dünyanın kaçınılmaz zorluklarına uyum sağlamak demekti.

Yaşamın kendisi, insan için ustalıkla hazırlanmış bir eğitim programıydı. Açlık, hastalık, soğuk, yorgunluk, tehlike… Bunlarla başa çıkmaya çalışırken insanlar; öğreniyor, güçleniyor, büyüyorlardı.

Gelişim, kendiliğinden geliyordu.

Zorluk hayatın doğasında, insanın zaten adım attığı her yerdeydi.

Bugünse tablo değişti. Modern hayat, insanın çevresini oldukça konforlu bir hale getirdi. Sıcak evlerimizdeyiz, yiyecek kolayca erişilebilir, bilgi parmaklarımızın ucunda. Bu konfor hali şüphesiz kıymetli; fakat yeni bir soruyu da beraberinde getiriyor:

Eğer hayat beni artık zorlamıyorsa; ben nasıl gelişeceğim? Kendi benzersizliğimi nasıl şekillendireceğim?

EN BÜYÜK TEHLİKE ANLAMSIZLIK!

Artık insanoğlunun en büyük tehlikesi vahşi hayvanlar değil, anlamsızlıktır. Modern insan, hayatta kalmak için değil, hayatın anlamını bulmak için çaba vermek zorunda.

Konforun ortasında doğan yeni sınavlarımız; depresyon, kaygı, tatminsizlik…

Dış dünyanın zorluğu azaldıkça, iç dünyanın karmaşıklığı arttı. Yine de değişmeyen bir gerçek var: Zorlanmak, insan için hâlâ bir ihtiyaç. İnsan, ancak sınırlarını zorladığında kendi potansiyelinin farkına varır. Artık bugün bu sınırları zorlamak bize kalmış… Kimimiz akademik bir hedefle kendini geliştiriyor, kimimiz yeni bir dil öğreniyor, kimimiz sanatla, kimimiz ilişkileriyle, kimimiz de kendi iç karanlığıyla… Herkes kendi yapısına uygun bir enstrüman seçiyor. Bazımız bedenini, bazımız zihnini, bazımız ruhunu sınava çıkarıyor.

Kendi zorluğunu seçmek, insanın özgürlüğüdür.

Belki de başlangıç noktası şudur: “Ben” dediğimiz şeyin büyük ölçüde başkalarının izleriyle dolu olduğunu fark etmek. O izleri tanıyıp ayıklamak, orta yerde kalan ham malzemeyi cesurca sahiplenmek ve onu yavaş yavaş, sessiz ve sebatkâr bir emekle şekillendirmek…

İnsan, yanacağı ateşi kendi yakmalı;

Anlam bulacağı taşı kendi yontmalı;

Kendi gücünü kendi elleriyle var etmelidir.

Çünkü hayatın bizi sınamadığı bir çağda, insanın gelişimi ancak kendi seçtiği zorluklarla mümkündür.

Belki de insanın gerçek olgunluğu tam burada başlar: Kendini inşa etme cesaretinde.