Hıdırellez yaklaşırken… “Misket gibi dağılmamalıydı”…

Abone Ol

Bazen içimden şöyle diyorum…
Gel, biraz konuşalım.

Çünkü insan büyüdükçe çoğalmıyor…
eksiliyor.

Biz çocukken sokakta büyüdük.
Hayat dört duvar arasında değil, tozun toprağın içinde geçerdi.

Misket oynardık…
O küçücük cam parçaları bizim dünyamızdı.
Yere çöker, parmağımızla nişan alırdık.
Kazanınca sevinir, kaybedince üzülürdük ama yine de oyundan çıkmazdık.

Topaç çevirirdik…
Yakar top oynardık…
Saklambaçta saklanır, körebede birbirimizi gözümüz kapalı bile bulurduk.

Kiremit dizerdik…
Seksek oynardık, ip atlardık…
Düşerdik, kalkardık…

Ama kimseyi geride bırakmazdık.

Çünkü biz sadece oyun oynamıyorduk…
birlik olmayı öğreniyorduk.

“Seninki benim, benimki senin” derdik.
Paylaşmak doğaldı, samimiydi.

Sonra aileler vardı…

Bir araya gelinirdi.
Piknikler yapılırdı.
Mangal yakılır, çocuklar koşar, büyükler sohbet ederdi.

Sadece yemek değil…
çekirdek çıtlatılır, piknik tüpünde demlenen çaylar yudumlanırdı.
O çekirdek çıtlatmanın bile ayrı bir sohbeti vardı.

Tütün kokusu karışırdı bazen havaya…
Bir gün önceden yapılmış börekler, tatlılar…
o güne özel yöresel lezzetler…
hepsi bir araya gelmenin bahanesiydi, şirin bir kalabalık olurdu.

Ben Bigadiçliyim…
Bizim panayırımız vardı.
Hıdırellezler vardı…
Bir bahaneydi aslında, bir araya gelmenin bahanesi.

Sabah kahvaltıyla başlardı gün…
salçalı tostun kokusu, kokoreç, macun şekeri…
pamuk helva, elma şekeri…
küçük lunaparklar…
Harçlığımızı alır, saatlerce orada vakit geçirirdik.

Ve o günlerin ayrı bir tadı vardı…

Bizim yöresel tatlımız höşmerimdi…
Ben aslında tatlıcı bir ailenin torunuyum.
İsim babam Dedem Helvacı İsmail ve dayım Helvacı Ahmet Süreyya Eröz olduğu için,
Hıdırellez sabahları höşmerim karılırdı.
Panayır günü de eşe dosta dağıtılırdı.

Anneannem ise o günlere özel “kalburabastı” tatlısı yapardı…
O kokuyu, o tadı hiç unutmam…
Hâlâ da en sevdiğim tatlılardandır.

Ama asıl mesele yemek değildi.
Herkes oradaydı.

Çoluk çocuk…
Bir selam, bir hâl hatır…
Bir kaynaşma, bir birlik…

Bizim oralarda bazı kelimeler vardır, az söylenir ama çok şey anlatır.

Erkekler en yakın dostuna “sağdıç” der.
Kadınlar “ahiretlik” der…

Yani sadece arkadaş değil…
gönül bağı.

Ve ben şimdi dönüp bakınca şunu anlıyorum…

Çocukluk arkadaşlığı dediğimiz şey
ne sadece dostluktu…
ne de kardeşlik.

O daha derin bir şeydi.

Aynı sokağın tozunu yutmak…
Aynı anda gülmek…
Hiç konuşmadan anlaşmak…

Birbirinin geçmişini bilmek değil…
birbirinin geçmişi olmak.

Ama sonra büyüdük…

Ve o misketler dağıldı sanki.
Herkes başka bir yöne yuvarlandı.

Kimi işine gücüne daldı,
kimi hayatın içinde kayboldu,
kimi de hiç ummadığın bir şekilde değişti.

Aynı yolda yürüdüğünü sandığın insanlar
farklı yollara sapmış.

Ve insan burada durup kendine soruyor:

Biz böyle değildik…
ne oldu bize?

Bir de acı tarafı şu…

Bu dostluklar zamanla sadece uzaklaşmaya değil,
bozulmaya da dönüyor.

Bir zamanlar birlikte güldüğün insanlar,
bir bakmışsın seni kalabalık içinde küçümser olmuş.

Şaka diye başlayan sözler
ince ince kırar hâle gelmiş.

Ama daha da ağır olanı şu…

Başarılar bile paylaşılmaz hâle geliyor.

Birinin iyi olması,
diğerinde sessiz bir rahatsızlığa dönüşüyor.

Kıskançlık giriyor araya…
haset giriyor…
ve dostluk, fark etmeden içten içe çürüyor.

Oysa biz böyle büyümemiştik…

Biz düşeni kaldırmayı bilirdik.
Birbirimizi yüceltmeyi bilirdik.
Sevince ortak olmayı bilirdik.

Şimdi ise…

İyi gün kalabalık,
zor gün yalnız.

Ve en acısı şu…

Bir zamanlar “asla kopmayız” dediğin dostluklar
şimdi bir hatıraya dönüşmüş.

Oysa bu böyle olmamalıydı.

Çünkü o günlerden bize kalan en büyük miras
ne para…
ne makam…

Sadece hatıralar.

Bayram sabahları…
Ramazan iftarları…
Sahurlar…
çekirdekli sohbetler…
çay üstüne çaylar…
aile birliktelikleri…

Hepsi birer hatıra şimdi.

Ve biz o hatıraları çocuklarımıza anlatmazsak…
onlar hiç yaşamamış gibi olacak.

Belki de hâlâ geç değil…

Belki yeniden hatırlamak lâzım.
Yeniden aramak…
yeniden sormak…
yeniden sahip çıkmak…

Çünkü bazı dostluklar bitmez…
sadece ihmal edilir.

Ve şimdi içimden son bir şey geçiyor:

Belki de mesele şu…

Biz dostlarımızı kaybetmedik.
Onlara sahip çıkmayı bıraktık.

Bir zamanlar “sağdıcım” dediğin,
“ahiretliğim” dediğin insanlar…

Bugün hayatında olsa da olmasa da,
eksikliği aynı hissedilmiyorsa…
işte insan en çok burada durup düşünüyor:

Biz neyi büyüttük de,
bu kadar kıymetli şeyleri küçülttük?

Ve belki de en çok…
birbirimizi kaybetmeden, birbirimize yabancılaştık….