Her şey bir düş uğrunaydı

Abone Ol

Sigmund Freud yıllar önce ortaya koymuş olduğu teorisinde; insanın içindeki saldırganlığı ve cinsel dürtülerini dönüştürdüğü ölçüde uygar olabileceğini ifade eder. İnsan gerçekten bu dürtüleri sağaltmak ve dönüştürmek konusunda sandığımız kadar mahir midir, yoksa asla söz edildiği kadar ‘uygar’ olması mümkün olmayan bir canlı mıdır? İnsan, insanlık tarihinin hiçbir döneminde tam olarak rasyonel, medeni bir canlı olmayı seçmemiştir. İçinde daima; yok etmek, hükmetmek, parçalamak isteyen bir yön taşır. Yaşadığımız hayat bu ilkel dürtülerimizin kabul görebileceği bir düzlem olmadığından bunları çoğunlukla kabul edilebilir ara formlara dönüştürmeye çalışıyoruz. İçimizdeki haset karşımızdaki insanı yok etmek isterken; dedikodusunu yapmakla, itibarsızlaştırmakla, noname hesaplarımızdan yazdığımız yorumlarla yetinmeye çalışıyoruz. Birisi beğenmediğimiz, hoşumuza gitmeyen bir şey söylediğinde toplu olarak linç ediyoruz.

Geçmişte Kurban Bayramı ile ilgili konuştuğumuz bir ortamda yaşı benden büyük, bilgisine ve yorumuna güvendiğim bir hocam; kurban kesilirken insanın o anı görmesinin öneminden bahsetmişti. O ana kadar bu konu hakkında hiç düşünmemiş olduğumu fark etmiştim. Kurban ibadeti bu yönüyle insanın içindeki saldırganlığı inkâr etmeyen ve aynı zamanda onu kutsamayan nötr bir yerde duruyor. Saldırgan içgüdüleriniz bir ritüel etrafında çerçeveleniyor, kabul ediliyor. Sizi yargılamadan, ilkel dürtüleriniz bir yıkımın sebebi olmaktan alınıp, sembolik bir teslimiyete dönüştürülüyor. Bu nedenle Kurban Bayramı yalnızca kurban ibadetinin icra edildiği bir gün olmaktan çok; insanın kendi içinde feda edebileceklerini gördüğü sembolik bir ayna tutuyor size.

İnsan bilincinin kapasitesi her şeyi çıplak hâliyle taşıyabilecek durumda olmayabilir. İnsan doğrudan taşımakta zorlandığı; korkularını, kaygılarını, bitmek bilmeyen arzularını semboller aracılığı ile taşır. Semboller tam olarak böyle anlarda devreye girer ve taşınması zor olan birçok duyguyu taşımakta ve yüzleşmekte insana bir dayanak noktası sunar. Evlenirken parmağınıza taktığınız bir yüzük; yalnızca bir yüzük değildir, çok daha fazlasını sembolize eder. Şehrin tam ortasında; alışveriş yaptığınız mağazanın hemen yanında bulunan bir mezarlık yalnızca ölülerin defnedildiği bir arazi değildir; ölüm fikrini yaşamın içinde tutan sembolik bir alandır. İnsanlık tarihi boyunca bütün toplumlar çeşitli ritüeller üretmiştir. Kurban ibadetini de benzer bir yerden okumak istersek; oradaki hayvan yalnızca bir hayvan değildir; insanın içindeki narsisizmi, saldırganlığı, kibri, yıkıcılığı temsil eder.

Hz. İbrahim kıssasının sadece Kur’an’da değil; kadim metinlerde ve israiliyatta güçlü bir karşılığının olmasının temel sebebi budur. Bu kıssa aynı zamanda insanlık tarihinin en temel psikolojik meselesine temas etmekte. İnsanın sevgisi, gerçek bir sevgi midir yoksa sevdiğini sandığı şeye sahip olmanın arzusu mu? Tanrı’nın İbrahim’den istediği gerçek anlamda oğlunu kurban etmesi miydi yoksa onu sevme biçimini değiştirmesi mi? İnsan sahip olduğu şeyleri kendisinin bir uzantısına dönüştürmeye teşne bir canlıdır. Kaybetme korkusu; bir şeyin var olması ya da yok olmasından öte insanın kendi benliğinin parçalanması ile ilgilidir. Kurban bize, bize ait olduğunu sandığımız hiçbir şeyin mutlak sahibi olmadığımızı ayne’l-yakîn hissettirecek bir ibadet. Kıssanın en etkileyici tarafı da sanıyorum bu; Tanrı İbrahim Peygamber’e büyük bir ders verir ama gerçek anlamda onun sahiplik duygusunu da değiştirir.

Biz bugün insanın ilkel tarafını inkâr ederek yaşamaya çalışıyoruz. Ve belki farkında değiliz ancak bu bastırma hâli karanlığımızı gizli, kuytularda yaşamamıza sebebiyet veriyor. ‘İyi’ maskesiyle yaşamanın bedelini bölünmüş bir benlikle ödüyoruz. Bu karanlık bastırılmakla yok olmuyor; bugün insanların iyi görünürken kendine karşı bu derece acımasız olmasının köklerinde bastırdığı bu karanlığın varlığını biliyor olması var. Aslında içimizde haset tam da sevginin yanı başında ona eşlik ediyor, saldırganlık merhametle kol kola, yıkma arzusu şefkate komşu…

Geçenlerde bir arkadaşımla sohbet ederken şöyle dedim; “İyi bir insan olmak için çok mücadele ettim. Ama yolun sonunda iyiyi ve kötüyü aynı potada eritebilmenin en değerli şey olduğunu anladım.” Belki de insanın hakikati bütünü görüp iyiyi seçebilmekten geçiyordur yalnızca…