Geçtiğimiz günlerde Netflix’te Adile Naşit’in hayatını anlatan filmi izledim. Yeşilçam’ın unutulmaz sanatçısı, milyonların kalbine kahkahasıyla, sevgisiyle ve samimiyetiyle dokunmuştu. Ancak o sıcacık gülüşün ardında büyük kayıplar, derin acılar ve zorlu bir hayat mücadelesi vardı. Filmi izlerken fark ettim ki bazen bir insanın en güzel gülüşü, en ağır yüklerinin içinden doğabiliyor.
Bazen düşünüyorum…
İnsan neden güler?
Nietzsche’nin dediği gibi, insanoğlu öyle acılar çekiyor ki gülmeyi icat etmek zorunda kalmış. İlk okuduğumda sert gelmişti bu söz ama sonra fark ettim ki… Çok doğru.
Çünkü hayat dediğin şey düz bir yol değil. Herkesin içinde bir hikâye var ama çoğu anlatılmıyor. İnsan bazen öyle şeyler yaşıyor ki, anlatmaya kalksa kelime yetmez. İşte tam orada devreye gülmek giriyor.
Ama bu bildiğimiz gülmek değil…
Hani bazı insanlar vardır, sürekli güler, neşeli görünür. Herkes “Ne kadar mutlu!” der. Ama aslında en çok şeyi onlar yaşamıştır. Çünkü insan bazen ağlayamadığı yerde güler. İçinde kopan fırtınayı kimse görmesin diye.
Gülmek biraz da gizlemektir aslında.
Ama sadece saklamak da değil…
Bir yandan da direnmektir.
“Ben hâlâ buradayım.” demektir.
“Yıkılmadım.” demektir.
Çünkü insan diğer canlılar gibi değil. Acıyı olduğu gibi yaşamıyor sadece… onu şekillendiriyor. Kimi yazıya döküyor, kimi şarkıya, kimi de bir tebessüme.
Belki de en ilginç olan şu:
Gülmek acıyı bitirmiyor… ama taşımayı kolaylaştırıyor.
İnsan alışıyor demiyorum, ama kabullenmeyi öğreniyor. Ve bir yerden sonra şunu diyorsun:
“Tamam… bu da benim imtihanım.”
Tasavvufta bir söz vardır ya, “Dert insanı olgunlaştırır.” diye…
Gerçekten öyle. İnsan en çok kırıldığı yerden büyüyor.
O yüzden artık şuna inanıyorum:
Herkesin gülüşüne hemen aldanmamak lazım.
Çünkü bazı gülüşler…
Mutluluktan değil,
Güçlü kalmak zorunda olmaktan doğuyor.
Adile Naşit’i unutulmaz yapan da belki buydu. Hayatın yükünü omuzlarında taşırken, insanlara umut olmayı ve gülümsemeyi başarabilmek…
Ve belki de insanı insan yapan en derin şey de bu:
Acıya rağmen gülmeyi bilmek…