Nedendir bilmiyorum; bir kadın olarak sürekli bu söyleme maruz kalsam da feminizme karşı her zaman mesafeli durdum. En baştan ele aldığımızda aslında çok net bir talep vardı; eğitim, seçme ve seçilme hakkı, mülkiyet, kamusal görünürlük ve eşitlik.
Ortada ölçülebilir bir eksiklik olduğundan, feminizmin ilk dalga hareketlerindeki hak talebi ve mücadelesi saygı uyandırıyor.
Zamanla bu taleplerle önemli ölçüde değişiklikler oldu; seçme ve seçilme hakkı, kamusal görünürlük gibi haklar elde edildi. Ancak gelin görün ki kadının yükü hiçbir zaman hafiflemedi, hatta çok daha karmaşık hâle geldi.
Annelik, kutsallık üzerinden daima romantize edildi; kadının “bakım veren” olarak konumlandırılması emeğini her zaman görünmez kıldı. İşte tam bu noktada feminizmin kadına sunduğu argümanlar yetersiz kalmaya başladı.
Çoğu zaman bireysel güçlenme üzerinden ilerleyen bir söylem geliştirildi ve kadının güçlü olması, erkeklerin yaptıklarını yapabiliyor olmak üzerinden ölçüldü.
Bugün geldiğimiz noktada feminizm, içi boş bir etiket hâline gelmiş durumda. Bu nedenle bana tarihsel olarak yarım kalmış, eksik bir hikâye gibi geliyor.
Bir düşüncenin, bir fikrin gerçek gücü; neye itiraz ettiği üzerinden değil, nelere imkân tanıdığı üzerinden belirlenmeli.
Tam da bu yüzden feminizmi yeniden düşünmek gerektiğine inanıyorum; yalnızca bir kimlik ya da bir fikir olarak değil, bir yaşam pratiği olarak…
FEMİNİZMİ YENİDEN DÜŞÜNMEK
Kapısından içeri ilk girdiğimde beni bu pratiğin mümkün olabileceğine inandıran mekân oldu İstanbul’daki Dilbeste.
Sadece kadınların girebildiği bir kafe olması ilk anda bir ön yargı oluşturabiliyor; ancak içeride, ortak bir gaye etrafında toplanmış kadınların kendilerini ne kadar güvenle ifade ettiklerini, kendileri ve evlatları için bir şeyler yapma ve öğrenme çabasını gördükçe, bir şeylerin sloganı olmadan, etiketi olmadan da var olabildiğine şaşırıyorsunuz.
Dilbeste, 2018 yılından bu yana kadınlar için düzenlediği seminerler, atölyeler, eğitimler ve workshoplarla adından sıkça söz ettiriyor ve merak uyandırıyor. Ben bugün biraz içeride neler olup bittiğinden bahsetmek istiyorum.
Bana göre Dilbeste’nin en önemli tarafı, kadınları “güçlendirmeye” çalışmaması. Çünkü daha ilk tanışıklık anından itibaren zaten güçlü kabul ediliyorsunuz. Hatta “güç”, hiçbir alanda bir konu başlığı ya da içerik olarak karşınıza çıkmıyor. Yapılan şey, size zaten var olan gücünüzü gösterebileceğiniz bir alan açmak.
Bu alanın içinde eğitimciler, öğretmenler, yazarlar, sosyal hizmet uzmanları, Kur’an kursu hocaları, iş kadınları, aşçılar, bankacılar, psikologlar, ev hanımları ve birçok meslek dalından kadınlar yer alıyor. Hatta son toplantılarımızdan birinde şehir hatlarında kaptanlık yapan bir hemşiremiz dahi vardı. Hiyerarşi kurmadan, dönüştürme iddiası taşımadan…
“BEN”DEN “BİZ”E YOLCULUK
Dahası, Dilbeste’ye bağlı olarak faaliyet gösteren Dilbeste Derneği; sosyal sorumluluk projeleri, göçmen kadınlara yönelik çalışmalar ve dünya çapında yürüttüğü yardım faaliyetleriyle “ben”den “biz”e doğru yapılan bir yolculuğun taşıyıcısı olduğunu da kanıtlıyor.
Bu nedenle Dilbeste’yi bir kadın mekânından çok bir felsefe, bir yaşam pratiği olarak görüyorum. Burada feminizmi bir kimlik bildirimi olarak bulamazsınız. Burada yapılan pek çok şey, düzenleyenin kendisi dahi fark etmeden, gündelik hayatın içine sızan bir düzenleme faaliyetidir.
Bu çatı altında bir şeye karşı değilsiniz; bir şeye direnmek zorunda kalmazsınız. Bir yöne doğru birlikte ilerlediğinizi hissedersiniz.
Belki de tam olarak mesele budur: kadınların yan yana durabilmesi. Çünkü gerçek bir dönüşüm sloganlarla değil; güvenle kurulan sofralarda, tekrar eden buluşmalarda ve fark edilmeden dönüşen zihinlerle inşa edilir.
Dilbeste’ye karşı hissettiğim muhabbetin sebebi; oradan her çıktığımda daha güçlü hissediyor olmak değil, daha sakin ve daha az savunmada olmakla ilgili. Belki de aslında ihtiyacımız olan şey tam da budur:
Güçlü olmak zorunda kalmadığımız ancak gücümüzden de şüphe etmediğimiz bir deneyim.
Yüksek sesli itirazlardan, keskin kimlik tanımlamalarından sadece var olmanın hafifliğine…