Uzun yazıları okumak, bilgiyle karşılaşmak dijital çağın insanlığa kurduğu en büyük tuzaklardan biri…
İçinde gözetleme, röntgenleme, cinsellik, kaos gibi düşünmeyi ve üretmeyi gerektirmeyen şeyler yoksa yazılar sıkıcı gelir. Bu yazı da sıkıcı gelebilir ama okumaya devam edin. Belki siz de onlardan birisiniz!
İstiklal Marşı’nın yazarı Mehmet Akif Ersoy’un hayatı, aynı adı taşıyan Habertürk Televizyonu eski genel yayın yönetmeni kadar merak edilmemiştir.
Kısa bir not; 20 Aralık 1873’te doğan Mehmet Akif, 1934’te çıkarılan soyadı kanunuyla Ersoy soyadını aldı, 27 Aralık 1936’da vefat etti. Ersoy’un asıl ilk adı Mehmet Ragif’ti…
İsimler, insanı diğerlerinden ayırır, kişisel varlığını toplum içinde temsil eder. İsim ilk kimlik, aidiyet duygusu verir; bir aileye, bir inanca, kültür ve topluma ait olma hissini yaşatır.
Kimlik, hafıza, anlam ve bağ kurma aracı isimlerimizdir.
Malum, Mehmet Akif Ersoy’un tutuklanmasına sebep olan olayların her biri yüz kızartıcı ve toplumun gözünde en azından “düşük ahlak” olarak nitelendiriliyor.
Bu mukayeseyi yapmamın nedeni de; Nadir Ersoy’un oğlunu savunma biçimiyle bağlantılı. Baba Ersoy, “Benim oğlum o girdiği hücreden Yusuf aleyhisselam gibi güçlenerek çıkacak.” dedi.
Büyük ihtimalle İstiklâl Marşı şairi Mehmet Akif Ersoy’dan esinlenerek oğluna bu adı verdi. Belki göz önündeki oğlunun hikâyesini, milli şairimizin hayatıyla mukayese cesareti bulamadı. Belki de zorluklara karşı inanç ve sabırla dayanan Hz. Yusuf’a benzetmenin manevi gücünü hissetmek, kamuoyunu etkilemek istedi.
Ne şair Mehmet Akif Ersoy ne Hz. Yusuf’un durumu açıklayabilir televizyoncu Mehmet Akif Ersoy’un gerçeğini…
SORUMLULUK DUYGUSU YIKILDI
Son günlerde madde kullanımı, seks ve nüfuz ticaretiyle anılan bu olaylar bize ne anlatmalı? İnsan olarak ne ders çıkarmalıyız?
Farkındaysanız gerçeklik duygumuz yerle yeksan oldu. Çünkü bilinçaltımız paraya çevriliyor. Dijital hayat, hayal ile gerçeği birbiri içine soktu. Seçilen ve beğenilen her şey, bir başka şeyin tezgâhına düşürüyor. Sadece tercihlerimiz değil; tercih etme ihtimallerimiz bile pazarlanıyor.
Bilgiyi taşınması güç ve ağır bir yük gibi gören “yeni insan tipi” basit sözcüklerle kurulmuş hakikatler arıyor.
En yakınında ve en hızlı anladığını gerçek kabul ederek suç, seks, ihtiras gibi şeyleri arıyor. Bulduğunda da bunu yeni normali kabul ederek hayatının merkezine yerleştiriyor.
Dijital dünyanın yeni normallerle hazırladığı içerikler de toplumda kabul görüyor. Gerçeği öldüren dijital yıkımdan çıkan kaotik yaşam, artık yadırganmıyor. Kurgulanmış bir dünyayı gerçek gibi kabul ederek yaşayan insanın üzerinden para kazananlar da dünyanın en zenginleri kategorisine geçiyor.
Konumuza dönersek; Televizyoncu Mehmet Akif Ersoy şöhretin zirvesindeyken tuzağa falan düşmedi. Aslında dijital dünyanın yarattığı “yeni normali”in sembolü olarak karşımıza çıktı.
Yaşadığı gerçekliğin, uyuşturucu etkisi altında “gözlerle günah işlemenin zevkini yaşamaktan” fazlası olduğunu fark edemedi.
Elde tutulup sadece kelâma dökülen ahlaki değerlerin hayata indirilemediği bir gerçekliği yaşadığımızı da yine bu olaylar sayesinde hatırlıyoruz.
Toplumsal sorumluluğu elinden kayanların durumlarını ibretle izliyoruz.
Gazetecilerin toplum karşısında sorumlulukları, gazeteci olmayanlardan - doğal olarak - daha fazladır.
Burada gerçek olamayacak kadar şişirilen “spiker figürü” kadınları ekran yüzü yaparak kurgulanan bir hikâyenin sonunu izledik.
Aynı zamanda bir habercinin en çok haber olduğu bir dönemi yaşıyoruz.
Bu kadar çok konuşulup dedikodusunun yapılmasının sebebi gerçeği aradığımızdan değil; kurgulanmış suçlara merakımızdandır. İçinde gerçek bilgi değil yasaklı madde, şiddet, seks, aykırı ilişkiler düzenine duyulan merak. Dikizleme merakımızın önüne geçemiyoruz…
NE ZAMAN GERÇEKLE YÜZLEŞECEĞİZ?
Bilgiyi yük olarak görüyoruz ya… Bilgiyi konuşanları zırvalamakla itham edip zamanını çaldığını söyleyenler aslında gerçekle yüzleşmek istemediği için değil; o dijital yıkımın dayattığı pornografiyi zahmetsiz bir yaşam olarak seçmesinden kaynaklanıyor.
Bilginin ağır geldiği beyinler, içinde düşünmeyi gerektirmeyen her şeyi almaya hazır hâle geliyor.
Aslında tam olarak şimdi gerçekleri konuşmanın zamanı değil mi?
Bilen, bilim insanları tam olarak şimdi topluma karşı sorumluluklarıyla hareket ederek gerçekleri haykıracak.
Yargının eline teslim edilen kişileri hatta onların üzerinden gerçekleri konuşuyorsak hâlâ hakikatin kapısına bile dayanamamışızdır.
İsimler üzerinden konuşmak asıl görmemiz gereken gerçeklikten koparır. Gazetecilik kutsanacak bir meslek olamaz. Gazeteci de popçu gibi insanüstü niteliklerle donanımlı kişi değildir.
Televizyon ekranlarında habercilerin “yorumcu”ya dönüştüğü, haberlerin değersizleştirildiği bir dönemde; Ela Rümeysa Cebeci modelleri ortaya çıktı. Gerçek habercilerin saygınlığına darbedir bu tercih...
Sosyal ve siyasal bağlantıların, mesleki bilgi ve becerilerin önüne geçtiği ortamda gazetecilik etiği ve meslek ahlakından söz edilemez.
Şuh kadınların ve parlak erkeklerin ekran yüzü yapıldığı dijital dünyada haber göremezsiniz.
Rümeysa gibi şuhlukları, menfaat devşiren erkekleri izlerseniz.
Hafızanızı yoklayın, Mehmet Akif Ersoy’un insanlık yararına hangi haberiyle hatırlıyorsunuz?
Rümeysa’nın sunduğu hangi haber hayatınıza dokundu?
Akif’in imtiyazlı gazetecilikle tutunduğu koltuk devrildi. Onun sağladığı fırsatları kullananlar da tutunamadı.
Son söz: Medyanın etkili ekran yüzü Mehmet Akif Ersoy üzerinden uyuşturucu, seks partileri, çıkar ilişkileri gibi suç unsurlarının konuşulması elbette şaşkınlığı artırıyor. Konuyla ilişkili değerlendirme, yorum ve haber yapanlar da unutmamalı; aynı sistemin içindesiniz.
Gerçeği aradığımız yer; gerçeğin en az olduğu yerdir.
Konu medya olunca bu metafor akıldan çıkarılmamalıdır.