Sevgisizlik iklimi derken herhangi bir ülke, sınıf veya statü gözetmeden söylüyorum.
Miladi takvime göre 14 Şubat’ı Sevgililer Günü olarak kutlamanın tarihsel arka planına pek çok anlam yüklenebilir.
Bugün bazı çevrelerce kapitalist ekonomi düzeninin tezahür etmesinden çok daha önceye tarihleniyor. Bazı çevrelerde dinî motivasyonla ilişkilendiriliyor. “Valentine’s Day” aşkla ilişkilendirilirken Hristiyan bir şehit olan Aziz Valentine’den adını aldığı güçlü bir dayanak.
Tarihî çıkışını merak edenler değişik kaynaklardan araştırabilir. Günümüzde romantik aşkın ifade ve itirafı için fırsat olarak kullanılsa da alışveriş cephesi daha görünür hâlde…
1980’li yıllardan bu yana bu ülkede gazeteci olarak “Daha ne yaşanabilir ki?” diyecek kadar olgu ve olay görmüş bir insan olarak şaşkınlığımı, olaylar karşısında duyarlılığımı sürdürdüğüm için hâlâ gazetecilik yapıyorum. Zira varlık dünyasında olup biten sancılı ve sıkıntılı olaylarda acıya ortak olma, her sevinçli ve coşkulu durumlar karşısında mutluluktan ve huzurdan payına düşeni almayı başaran insan duygu ve heyecanını kaybetmemiştir. Kısacası mesleki heyecanı kaybettiğim gün gazeteciliği artık aktif olarak bırakırım. “Gazetecilik mesleğinden emekli olunmaz.” genellemesi aşırı ve yanlış bir sığınma cümlesidir. Hayatta tek cepheye sığınıp sonsuza dek orada yaşamak çaresiz ve acınası bir durumdur. İnsan ölünceye kadar aynı yerde durması heyecandan mahrum bir hayatı kabullenmesidir. Bu yüzden bir mesleği sırf özellikle bir iş kolu, toplumsal beğeni alan ve görünür bir güç sembolü diye ısrar etmek zayıf karakterli insanların tercihi olabilir. Ya da sadece o işin havasını seviyor olma ihtimali daha yüksektir.
Konuyu şuraya getirmek isterim; Bir nesne ve insana sevgiyle bağlanmak için tutarlı bir sebebiniz olmalı… Yoksa bir sebebe tutunmalısınız. Seviyorsanız bir işi, o işin gerektirdiği bilgiye ulaşmak için bütün yolları kullanmak gerekir.
HAYATIN KATI GERÇEKLERİ
Hep geçmişe dayalı, bilinmeyen bir zamanın içinden büyülü hikâyeler çıkarıp ona tutunmak, insanı hayattan koparan tehlikelerin başında gelir. Adına “aşk” diyerek obezite ya da organ noksanlığı gibi bir hastalığa tutulanların yapamayacağı delilik yoktur. Aşk, akıllı insanların yönetebileceği bir duygudur.
Sözcükler üzerinden hayatı tanımlayan ama içini insani erdemlerle dolduramayanlar yüzünden kan, göz yaşı, şiddet ve kaos yaşıyoruz.
Melankoli, hüzün ve kaçış niteliği gibi özelliklerinin yanında doğaya saygı, lirik ve millî içerikleriyle zamanın ruhunu yansıtan romantizmi felsefî ve edebî bir akımdan sadece duygusal ilişki düzeyine indirmek de bu çaresizliğin sonucudur.
Başta yanlış anlama kaygımı, “sevgisizlik iklimi” kavramını sınırlamıştım. Yakın örnek diye kullanıyorum; TBMM’de yeni atanan bakanların yemin törenindeki kavganın yaşattığı duygulardan söz etmek istiyorum.
Sevgililer Günü’nün ilk Roma’da çıktığı iddiaları var. Hani şu ölüm dövüşlerinin yaşandığı arenalarıyla ünlü Roma… Meclisimizde de benzer görüntüleri göz önüne getirince kavganın gerekçeleri üzerinde ne kadar uz durduk. Sadece oradakilerin de annesi, babası, çocuğu, kardeşi, sevgilisi (varsa) olduğunu öngörerek “Acaba onlar ne düşündü?” diye zihnimden geçiyor.
Merak ediyorum kaçı, “Ne güzel yumruk attın!” diye takdir etti, kaçı “Bu yaptıklarınız yakıştı mı?” diye tepki gösterdi.
Biz seyirciydik. Mahremiyetin kalmadığı bir dünyada gözetleme, röntgencilik bir faaliyet hâline geldi. Duyarsızlık insan ruhuna yerleşince şiddetin daha fazlasını arzu eder. Önemli olan şu: aklıselim kaç insan var? Ben olaylardan sonra da göremedim. Hâlâ attığı yumruk sayısı ve isabet oranıyla övünen, hiç yumruk almamakla gurur duyan milletvekilleri gördüm.
Böyle bir iklimde “Sevgililer Günü” sadece insanca duygu, vicdan, fikir, incelik taşıyanların hakkı ve hukukudur.
ACEM BAKIŞLI GÜZEL
Geçmişin bilgi ve hakikate yaslanmayan insan anlatımlarını anlamsız bulurum. Bütün iyi ve kutsanmaya değer şeylerin geçmişte kaldığı fikrinde değilim. Ancak bu aşk mevzularında dillere pelesenk edip hakkını vermeyenlere birkaç sözün var.
Yozlaşmış ilişkilerin içinde insan kalabilenlerin dışındakilerin ağzına yakışmıyor sevgi ve aşk sözcükleri.
Sevgililer Günü; gizem, mahremiyet, iç zenginlik, aynı sebebe bağlanabilmek gibi kaynaklara sahip sevginin sembollerini bugün anlamsız bulanların hakkı değildir.
Belki de sadece yazılı kültürün aktardığı şiirsel anlatımlarda bulduğum için eskinin güzelliklerini hararetle savunurum. Bir şairin “Acem bakışlı güzel” diye övgüler yazdığı kız, her insani hassasiyet taşıyan insanın idealine yerleşir. Eski âşıkları, sevgisini sığdırdığı kelimelerin gücüne yaslanırken içindeki anlamların çoğu da mecazîdir. Sadece bedene sığdırılan arzularla sınırlanmamış olması o şiirlerin bugün de gücünü korumasını sağlamıştır.
Mesafeler ne olursa olsun; hiç görmediğiniz “Acem bakışlı bir güzel” varsa hayatınızda, hayalinizde ve yüreğinizde Sevgililer Günü sonsuz hakkınızdır.
Eskilerin edep ve adabı öyle ilk görüşte aşkla aldatmaz; aylar hatta bir ömür hasretle nakşedilirdi şiirlere…
Sabahattin Ali’nin tutkulu sevgisini anlatma becerisi kadar o sözlerden aynı ölçüde etkilenen hissiyata sahip olanların da hakkıdır. Düz “Seni seviyorum.” dememiş de şöyle söylemiş;
“Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, yine aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu, benim de bir ruhum olduğunu öğrettin.”