Bu çılgın dünyayı ancak sanatın gücü kurtarabilir

Abone Ol

Sanat nedir?

Kulağa ne kadar tanıdık, bir o kadar da tanımlaması zor bir kelime…

Sanat kelimesi Arapça kökenli.

Anlamı: Yapmak, üretmek, ustalık, zanaat, estetik, yaratıcılık ve ifade...

Latince “ars” (oradan türeyen art) kelimesi; bilim, teknik bilgi ve öğrenilmiş beceriyi de içine alır. Sanat: Zanaat + teknik beceri + yaratıcılık + estetik ifade. Kısacası…Sanat, ustalıkla iyi yapılmış ve ruh katılmış iştir.

Türkiye’de sanat yapmak…

Yıllar önce, Büyükada’da bir konser vermiştim.

Konser günü, arkadaşlarla öğle yemeğine çıktık.

Keyfimiz yerinde, içimizde sahnenin hafif heyecanı…

Hesabı öderken şöyle demiştim: Konserden kazandığımız parayı burada harcayacağız.

Kasiyer bana bakıp gülümsedi: Aa… siz para mı alıyorsunuz?

Bir an duraksadım. Nasıl yani? Sahneyi kuranlar para kazanıyor. Organizasyonu yapanlar para kazanıyor. Işıkçı, sesçi, mekân sahibi…

Peki ya o sahneye çıkıp insanları oraya getiren?

Yani sanatını icra eden kişiler neden para kazanmamalı?

İşte tam burada ince ama derin bir mantık hatası var.

- Ne iş yapıyorsun?

- Müzik.

- Tamam da… iş olarak ne yapıyorsun?

İnsan bazen açıklamak istemiyor. Çünkü bazı şeyler anlatıldıkça küçülür.

Bir gün de İtalya’da biri bana, “Şarkı söylediğin için hep mutlusundur!” demişti.

Ne kadar naif bir cümle… Belli ki saf duygularla ve meraktan sormuştu.

Mantık olarak kusurlu ama duygusal olarak sıcak. Eğer gerçekten öyle olsaydı, muhtemelen sokakta sebepsizce gülümseyerek dolaşırdım.

Sanatçıya bakış açısı çoğu zaman aynı mı?

Biraz romantik, biraz yüzeysel, biraz da küçümseyici.

Sanat, hâlâ birçok insan için “hobi

Oysa o “hobi” dediğin şey var ya; ben hayatımı ona adadım.

Konservatuvarda geçen yıllar…bitmeyen çalışmalar…daha iyi olmak için kat edilen yollar.

Zaman, para, emek, gayret, azim…Ve evet, gözyaşı…

Çünkü müzik sadece keyif vermez. İnsanı parçalar, yeniden kurar. Sanatçı olmak cesaret ister. Ama sanatla geçinmek… O da ayrı bir cesaret.

Ya tutarsa?” meselesi gibi görülür çoğu zaman.

Şöyle sağlam bir devlet kapısına girsen, hayatın kurtulur…” Ama sanat dediğin şey zaten durağanlığa karşı bir başkaldırı değil midir?

O yüzden bazı kapılar, bilerek çalınmaz. Bir yanda içindeki Pablo Picasso ruhu…

Diğer yanda ay sonunda gelen kira. İkisi aynı evde pek anlaşamıyor.

SANATÇI İÇİN BEREKETLİ TOPRAKLAR…

Memleketim ilham kaynağı.. Ama bütün zorluklarına rağmen bu topraklar, sanatçı için tuhaf bir şekilde bereketlidir.

Türkiye’de yaşıyorsan, ilham hep kuşatır. Duyarlıysan, ruhuna sirayet edecek bir yol bulur.

Sokakta yürürken duyduğun bir tartışma… Minibüsten yükselen bir şarkı…Yarım kalmış bir cümle…

Pazardaki sesler, korna gürültüsü, göç eden kuşlar…

Bu yüzden bu coğrafya zor ama cömerttir.

Hikâyesi boldur, duygusu yoğundur.

Ama mesele görmek değil fark etmektir.

İnsanlar seni dinler ama anlar mı?

Beğenir ama ciddiye alır mı?

İşte orası biraz trajikomik.

SAHNEYE ÇIKTIĞIN AN YENİDEN DOĞARSIN

Sahneye çıktığın an… Kalp hızlanır, ışıklar yanar, perde açılır, mikrofonun soğukluğu seyircinin sıcaklığıyla bütünleşir. İşte orada kira yoktur, algoritma yoktur, yarını düşünme yoktur. Müzikle bütünleştiğinde…

İşte o an, Türkiye’de müzik yapmanın bütün zorluğu sessizce buharlaşır.

O buhar bir emeğin terine dönüşür. Eğer o an, bir kişinin bile kalbine değdiysen; sanat kazanır. Türkiye’de müzik yapmak, dışarıdan bakınca delilik gibi görünebilir. Ama bazen…

Savaşlar ve katliamlarla çıldırmış insanlığı ancak sanat kurtarabilir.

Müziğin ritmine kapılıp insanlığını yeniden hatırlayanlar özüne döner ve merhametle tanışabilir.

Dünya zaten yeterince deliyken, en mantıklı şey müzik yapmaktır.