Bir mağlubiyetten daha fazlası: Türkiye-Avustralya maçı

Abone Ol

Dünya Kupası tarihinin en erken atılan golü, Tarkan’ın millî takım için yazdığı unutulmaz şarkısı, Ümit Davala’nın efsaneleşen saç kesimi ve tabii ki; İlhan Mansız’ın çeyrek finalde attığı o altın gol…

2002 Dünya Kupası'nda 13 yaşındaydım ve her maç sonrası yaşanan coşkuyu, her sokakta arabalardan yükselen şarkıları, kornalı kutlamaları, sokaklara çıkarılan tüplü televizyonları unutmak gerçekten imkânsız. Bugün dahi düşününce mutlu oluyorum. Bu duyguları yaşayan bir çocuk olarak Avustralya maçı öncesi yapılan hazırlıklar bana bir futbol maçı öncesi yaşanan heyecandan fazlası gibi geldi. Şehrin birçok noktasına kurulan dev ekranlar, arabalara bağlanan bayraklar, sabahın erken saatleri olmasına rağmen meydanlara akın eden insanlar yalnızca bir futbol karşılaşması izlemeye gidiyor olamazdı.

Yirmi dört yıl sonra; o günün çocukları birer yetişkin olmuş, kendi çocuklarını ellerinden tutup geçmişte yaşadıkları o duyguya dönmeye, belki aynı duyguları çocuklarına da yaşatmaya çalışıyorlardı.

Yirmi dört yıl uzun bir süre; muhtemelen insanlar bu maçın kendisinden çok geçmişte yaşadıkları duyguların özlemiyle meydanlara koştular.

2002 Dünya Kupası'nda yaşanan coşkuyu yalnızca futbol üzerinden okumak biraz eksik kalır; o dönem Türkiye zorlu bir süreçten geçiyordu: Ekonomik kriz yeni yeni dağılıyor, AB müzakereleri yoğun bir şekilde devam ediyordu. Genç nüfus geleceğe dair umutlu ve büyük beklentiler içerisindeydi; millî takımın üst üste aldığı galibiyetler geleceğe umutla bakan gençler için oldukça sembolik anlamlar taşıyordu.

Pazar sabahı oynanan Avustralya maçının bir grup maçı olduğunu bildiğimiz halde; yaşanan hayal kırıklığını bu perspektiften okuyabiliriz. İnsanlar uzun zamandır bu denli ortak bir duyguda birleşmemişti, hayal kırıklığının bu kadar büyük olması aynı zamanda ortak bir hafızaya ve ortak bir duyguya duyulan hasretin de ne kadar güçlü olduğunu kanıtlıyor.

2002 Dünya Kupası ile bugün arasında yalnızca yirmi dört yıllık bir zaman farkı yok. İki farklı kadroyu iki farklı Türkiye üzerinden de okuyabilmemiz gerekir.

Meydanlardaki coşku ve sosyal medyadaki yansımalar çoğunlukla 2002 Dünya Kupası üzerinden yaşanıyor. Hatta şarkılar dahi geçmişle kıyaslanıyor. Geçmiş kadroya baktığımızda futbolcuların kariyerleri taraftarla kurdukları ilişki üzerinden Türk futbolu içerisinde şekillenmiş bir kültür barındırıyordu ancak bugün, Millî Takım kadrosunun, lejyoner futbolcularla daha profesyonel bir oluşum olduğunu söylemek mümkün.

Bugünkü kadro bize farklı bir Türkiye hikâyesi anlatıyor.

Kadrodaki futbolcuların çoğu Avrupa’nın farklı şehirlerinde doğmuş, dünyanın en büyük kulüplerinde forma giyen oyunculardan oluşuyor.

Bu durum belki de tribünlerle saha arasında hiç kimsenin fark etmediği bir mesafe oluşmasına sebep oluyor.

Elbette bu dönüşümü olumsuz bir gelişme olarak okumak doğru olmaz. Belki de bu kadro ve kadronun futbolu okuma stili, profesyonelliği; Türkiye’nin dünyaya açılan penceresini bize resmediyor.

Geçmişte Avrupa’ya işçi olarak gitmiş, orada hayatını kurmuş olan insanların torunları bugün dünyanın en büyük takımlarında forma giyen gençler olarak karşımıza çıkıyor.

Sanıyorum bu Dünya Kupası sürecinde geçmiş ile bugünü kıyaslayarak bir yol izlemek hem hayal kırıklığının artmasına hem de günümüzün gerçekliğini göz ardı etmemize sebep olabilir.

Daha dağınık, küresel, hareketli ve aynı zamanda daha geniş bir Türkiye gerçekliğini…

Bana göre Avustralya maçı kurmaya çalıştığımız bu köprünün de ne kadar kırılgan olduğunu anlamamızı sağladı.

Ne toplum 2002’nin toplumu, ne de kadro 2002’nin kadrosu.

Ancak her şeye rağmen bu durum, içinde bulunduğumuz gerçekliği yeniden değerlendirmek için bize bir fırsat sunuyor.

Geçmişe duyulan bu özleme bakarken neyi kaybettiğimizden çok neye ihtiyaç duyduğumuzu düşünmemiz gerekiyor.

Evet, yirmi dört yıl sonra Dünya Kupası'na geri döndük ama döndüğümüz nokta asla bıraktığımız yer değil.

Asırlar da geçse, toplum için ortak bir duyguda buluşma arzusu daima anlamlı ve işlevseldir.

Asıl olan bu duyguyu bugünün şartlarında yeniden üretebilmenin yollarını bulmak.