Geçen hafta Alsancak’ta Fransız Kültür Merkezi’nin kapısından içeri girip “Bana Bir Dakika Verin” sergisini gezerken aklımda sadece bir sergi gezme fikri yoktu; daha çok kısa bir mola verme isteği vardı. Fakat içeri girdikten sonra bunun bir mola vermekten çok zamanın kendisi üzerine düşünmeye dönüşeceğini tahmin etmemiştim. Serginin adı ilk anda basit bir talep gibi duyuluyor. Bir dakika. Oysa sergiyi gezdikçe bunun kronolojik bir süreden çok, insanın içsel zamanıyla ilgili bir çağrı olduğunu hissetmeye başladım ve Henri Bergson’un zaman anlayışı aklıma geldi. Bergson zamanı saatlerin ölçtüğü parçalara ayrılmış bir nicelik olarak değil, insanın içinde akıp giden kesintisiz bir süre, yani durée olarak tanımlar. Bu sergide izlediğim her bir dakikalık performans da bana bunu düşündürdü. Aynı süreye sahip videolar vardı, fakat her birinin içinde bambaşka bir zaman akıyordu.
Ekrandaki dansçılara baktıkça şunu fark ettim, saatin gösterdiği bir dakika ile insanın yaşadığı bir dakika aynı şey olmuyor. Bazen bir hareketin içinde yılların birikmişliği hissediliyor, bazen bir duraksamanın içinde bir insanın tereddütleri, bazen de ani bir jestte bir özgürleşme arzusu seziliyor. Bergson’un söylediği gibi gerçek zaman ölçülen bir şeyden çok hissedilen bir şeyse, bu sergi de hissedilen zamanın görsel bir karşılığı gibi duruyor. Aynı fonun önünde, aynı teknik sadelik içinde hareket eden bedenlerin her biri kendi iç zamanını taşıyor. O an şunu düşündüm; insan aslında yaşadığı hayatı anlatmıyor içinde biriktirdiği zamanı anlatıyor.
Sergide videolar kadar beni etkileyen bir diğer unsur da bu hareketlerin çizimlere dönüşmüş hali oldu. Çünkü dans dediğimiz şey doğası gereği geçici; ortaya çıkar, yaşanır ve biter. Çizim ise o geçici olanın hafızası gibi duruyor. Bu da bana Bergson’un hafıza ile zaman arasında kurduğu o güçlü bağı düşündürttü. Ona göre geçmiş kaybolmaz, insanın içinde katmanlar halinde yaşamaya devam eder. Sergide gördüğüm çizimler de sanki o bir dakikalık hareketlerin bellekte bıraktığı izler gibiydi. Hareket bitiyor, video sona eriyor, fakat geriye bir titreşim kalıyor. Belki de sanat bu yüzden var. Geçip gidenin tamamen kaybolmasına izin vermemek için.
“Bana Bir Dakika Verin” sergisi mart ayının sonuna kadar İzmir Fransız Kültür Merkezi’nde görülebiliyor. Alsancak’ın gündelik telaşı içinde fark etmeden önünden geçip gidebileceğiniz bir binanın içinde, insanın kendi iç ritmini hatırlamasını sağlayan bir alan kurulmuş. Ben oradan çıkarken bir sergi gezmiş olmanın ötesinde, zamanla kurduğum ilişkiyi de düşünerek çıktım. Günlük hayatta sürekli yetişmeye çalıştığımız dakikaların aslında ne kadar boş geçebildiğini, buna karşılık bazen sadece bir dakikanın bile insanın zihninde ne kadar derin bir iz bırakabildiğini fark ettim.
Sergiden ayrılırken zihnimde tek bir soru vardı. Eğer bana gerçekten bir dakika verilse, o sürenin içini neyle doldururdum? Belki de bu serginin asıl başarısı burada yatıyor. İzlediğiniz şey dans oluyor, video oluyor, çizim oluyor; fakat sergiden çıkarken yanınızda götürdüğünüz şey kendi içinizde akmaya devam eden o kişisel zaman duygusu oluyor. Yolunuz Alsancak’a düşerse, kendinize sadece bir saat ayırmanızı öneririm. Belki siz de oradan çıkarken dakikaların sadece ölçülen zamanlar olmadığını, bazen yaşanan birer derinlik olduğunu hissederek ayrılırsınız.