Aklın gürültüye karşı direnişi ve İzmir’de Lukács günleri

Abone Ol

Georg Lukács’ın adı Türkiye’de uzun yıllar boyunca daha çok akademik çevrelerin içinde dolaştı. Oysa onun metinleri üniversite amfilerine sıkışacak türden değildi. Metinlerini okuduktan sonra insan, gündelik hayatına eskisi gibi bakamaz. Lukács benim için biraz böyle bir isim oldu. Özellikle son birkaç yıldır şehir hayatının içinde karşıma çıkan birçok şeyin adını onun kitaplarında bulduğumu hissediyorum. Bu bakımdan İzmir’de düzenlenecek “Aklın Savunusu / Georg Lukács Sempozyumu” dikkatimi sıradan bir etkinlik gibi çekmedi.

23 Mayıs 2026 Cumartesi günü Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde yapılacak sempozyum, sabah saatlerinden akşama kadar sürecek oturumlarla Lukács düşüncesini yeniden tartışmaya açacak. Yakın Kitabevi, Nota Bene Yayınları, Felsefe Dergisi ve GazeteBilim iş birliğiyle düzenlenen etkinlikte farklı üniversitelerden akademisyenler konuşmalar yapacak. Ateş Uslu etik teorisi üzerine konuşacak, Doğan Barış Kılınç Hegel tartışmalarına odaklanacak, Hüseyin Özel şeyleşme meselesiyle Marx’ın yöntemini ele alacak. Programın genel çizgisine bakınca estetikten siyasete, tarih bilincinden modern toplum tartışmalarına kadar geniş bir alan açıldığı görülüyor.

Açıkçası bugün Lukács’ın yeniden konuşulmasının şaşırtıcı olmadığını düşünüyorum. Çünkü insanların birbirine bakışı bile değişti. Büyük şehirlerde herkes birbirini bir işleve indirgemeye başladı. Kasadaki insan, müşteri temsilcisi, kurye, plaza çalışanı… İnsan ilişkileri giderek daha mekanik bir hâl alıyor. Lukács’ın şeyleşme dediği mesele galiba biraz da buydu. İnsanların birbirini bir insan olarak değil, bir görevin parçası gibi görmeye başlaması.

“Tarih ve Sınıf Bilinci”ni ilk okuduğum zamanı hâlâ hatırlıyorum. Bazı bölümleri anlamak için aynı sayfaları birkaç kez okumak zorunda kalmıştım. Ama sonra insan kitabı kapatsa bile bazı kavramlar zihninin içinde dolaşmayı sürdürüyor. Şeyleşme meselesi de bunlardan biri oldu benim için. Çünkü bir süre sonra insan bunu kendi hayatında fark etmeye başlıyor. Sabah aynı alarm sesiyle uyanmak, aynı yolları yürümek, gün boyu ekranlara bakmak, akşam olunca yorgunluğu bile verimlilik hesabıyla ölçmek… Hatta bazen dinlenirken suçluluk hissetmek. Sanki insan sürekli hareket etmek, sürekli üretmek zorundaymış gibi.

Lukács’ı okuduktan sonra modern hayatın ritmi bana daha sert görünmeye başlamıştı. Özellikle büyük şehirlerde yaşayan insanların yalnızlığı üzerine düşündüğümde bunu daha net hissediyorum. İnsan kalabalığın içinde yaşıyor ama giderek kendi içine kapanıyor. Bir kafede oturan insanların çoğu birbirine değil telefona bakıyor artık. Her şey gösteriye dönüşüyor. İnsanlar hayatlarını yaşamaktan çok hayatlarının görüntüsünü üretmeye çalışıyor. Lukács yaşasaydı bugünkü dijital dünyayı uzun uzun incelerdi diye düşünüyorum. Çünkü onun temel meselesi ekonomi kadar insan bilinciydi. Kapitalizmin insan ruhunu nasıl dönüştürdüğüydü. Bu yüzden sanata bakışı da çok güçlüydü. Balzac ya da Tolstoy üzerine yazdıklarını okurken bunu daha iyi hissetmiştim. Romanı sıradan bir edebiyat türü gibi görmüyordu. Modern insanın parçalanmışlığını, yalnızlığını ve bütünlük arayışını romanın içinde okuyordu.

İzmir’de yapılacak bu sempozyumun önemli tarafı da burada ortaya çıkıyor sanırım. Uzun zamandır Türkiye’de düşünce hayatı ya ağır akademik bir dilin içine kapanıyor ya da yüzeysel tartışmaların arasında kayboluyor. Lukács gibi düşünürler ise insanı ister istemez daha derin düşünmeye zorluyor. Üstelik bunu hayatın içinden yapıyor. O yüzden bugün hâlâ güncel kalabiliyor.

“Aklın Savunusu / Georg Lukács Sempozyumu” bu açıdan bakıldığında sıradan bir akademik etkinlik havası taşımıyor. Daha çok, uzun süredir geri planda kalan ciddi düşüncenin yeniden kamusal alana çıkma çabası gibi görünüyor. Özellikle her şeyin hızla tüketildiği, insanların düşünmek yerine hızla tepki vermeye alıştığı bir dönemde, Lukács gibi bir düşünürün yeniden tartışılması önemli görünüyor. Çünkü bazı filozoflar aradan yıllar geçse bile eskimiyor; insan değiştikçe yeniden okunuyor.