Aile neydi? Palu ailesi ve Şeytan Tepe belgeselleri nasıl okunmalı?

Abone Ol

Bu hafta aslında yazıyı BTS üzerine kurmayı düşünüyordum. Ancak önce 140journos tarafından hazırlanan “Şeytan Tepe”yi, ardından HBO Max platformunda yayımlanan Palu Ailesi belgeselini izleyince yönümü “aile” meselesine çevirdim. Tesadüf değil; çünkü 2026’nın “Aile Yılı” olarak ilan edildiği bir dönemde, toplumun en temel yapısı olarak görülen ailenin artık yalnızca koruyucu ve güvenli bir alan üzerinden değil, kimi zaman şiddetin, manipülasyonun ve travmanın üretildiği bir yapı olarak da tartışılması gerekiyor. Son yıllarda dünya çapında büyük ilgi gören “true crime” yani gerçek suç belgeselleri de tam burada devreye giriyor. Bu yapımlar yalnızca bir suç hikâyesi anlatmıyor; aynı zamanda toplumun aileye, mahremiyete, otoriteye ve kötülüğe nasıl baktığını da görünür kılıyor.

Türkiye’de aile uzun yıllardır kutsal bir yapı olarak anlatılıyor. Dizilerde, reklamlarda, siyasal söylemlerde ve gündelik dilde aile; korunmanın, dayanışmanın ve aidiyetin merkezi olarak temsil ediliyor. Oysa Palu ailesi ya da Güren ailesi örneklerinde toplumu sarsan şey yalnızca işlenen suçlar değildi. Asıl sarsıcı olan, kötülüğün dışarıdan değil içeriden çıkmasıydı. Aynı sofraya oturan, aynı evde yaşayan, birbirine “aile” diyen insanların içinde büyüyen bir karanlık söz konusuydu. Sadece bu aile değil ki Trabzonlu Çam ailesini de unutmamak lazım. Bu aileler sabah programlarında, haberlerde gösterilirken milyonlar ekran başından kalkamadı. Çünkü bu hikâyeler “anormal insanların” hikâyesi değildi. Tam tersine, toplumun uzun yıllardır konuşmaktan kaçındığı birçok sorunu görünür hâle getiriyordu: ev içi şiddet, sessizlik kültürü, çocukların korunamaması, kadınların baskı altında tutulması ve otoritenin sorgulanmadan kabul edilmesi gibi…

Brezilyalı eğitimci ve düşünür Paulo Freire’nin “sessizlik kültürü” dediği mesele tam da burada ortaya çıkıyor. Aile içindeki sorunların dışarıya taşırılmaması gerektiğine dair güçlü toplumsal kodlar, çoğu zaman şiddetin ve istismarın görünmez hâle gelmesine yol açıyor. “Kol kırılır yen içinde kalır” anlayışı yalnızca bir atasözü değil; aynı zamanda Türkiye’de birçok travmanın yıllarca gizli kalmasının da nedeni. Bu nedenle Palu ailesi vakası ekrana taşındığında insanlar yalnızca şaşırmadı; aynı zamanda kendi toplumsal gerçekliklerinin ekrandaki yansımasını da gördü.

Ancak mesele yalnızca aile değil, aynı zamanda medya kültürü. Bugün suç ve travma hikâyeleri dijital platformların en güçlü içerik alanlarından biri hâline gelmiş durumda. Dünyada yükselen “true crime” kültürü Türkiye’de de karşılığını buluyor. İnsanlar artık yalnızca haber izlemiyor; belgeseller, YouTube analizleri ve sosyal medya tartışmaları aracılığıyla suç hikâyelerinin içine giriyor. Karanlık olaylar bir yandan toplumsal yüzleşme alanı yaratırken diğer yandan tüketilebilir bir içerik formuna dönüşüyor.

Tam da burada günümüz medyasının çelişkisi ortaya çıkıyor. Bir yandan görünmeyeni görünür kılıyor, bastırılmış meseleleri kamusal tartışmaya açıyor. Diğer yandan travmayı dramatikleştirerek seyirlik hâle getiriyor. Fransız düşünür Guy Debord’un sözünü ettiği “gösteri toplumu” bugün dijital platformlarda çok daha güçlü biçimde karşımıza çıkıyor. Acı, korku ve dehşet artık yalnızca yaşanan deneyimler değil; aynı zamanda izlenen, paylaşılan ve tüketilen içerikler.

Belki de bu hikâyelerin asıl rahatsız edici tarafı burada yatıyor. Çünkü izlediğimiz şey yalnızca birkaç “kötü insan” değil. Sessiz kalan akrabaları, görmezden gelen çevreyi, müdahale etmeyen toplumu ve ekran başında dehşetle izlerken aynı zamanda izlemekten vazgeçemeyen kendimizi de görüyoruz.

Türkiye’deki izleyicilerin bu hikâyelere duyduğu yoğun ilgi yalnızca bir merak meselesi değil. Bu ilgi, aileye dair kurduğumuz ideal anlatıyla gündelik hayatın gerçekliği arasındaki çatlağın görünür hâle gelmesidir. Ve belki de bizi en çok korkutan şey, kötülüğün yabancı bir yerden değil, en tanıdık yerden çıkabilme ihtimali.

Belki de bugün asıl değişen şey hikâyelerin kendisi değil, onları izlediğimiz ekranlar. Bir dönem sabah kuşağı programlarında şaşkınlıkla takip edilen aile içi şiddet, kayıp ve istismar hikâyeleri artık dijital platformların çok bölümlü belgesellerine dönüşüyor. Televizyon stüdyolarındaki “gerçek hayat dramı”, bugün algoritmaların dolaşıma soktuğu bir içerik ekonomisinin parçası hâline geliyor. Dün Güran ailesi ekranlardaydı, bugün Palu ailesi konuşuluyor; yarın belki başka bir aile aynı karanlık döngünün yeni dijital anlatısına dönüşecek. Belki sırada Çam ailesi vardır… Çünkü toplum olarak hâlâ aynı soruların etrafında dolaşıyoruz: Bir evin içinde kötülük nasıl bu kadar uzun süre görünmez kalabiliyor? İnsanlar neden susuyor? Ve biz neden bütün bunları izlemekten gözümüzü alamıyoruz? Asıl mesele, bu hikâyelerin varlığı kadar onları sürekli yeniden üreten toplumsal sessizlik ve medya.

Üstelik bütün bunlar “Aile Yılı” ilan edilen bir dönemde yaşanıyor. Bu nedenle meseleye yalnızca aileyi yücelten romantik söylemlerle yaklaşmak artık yeterli görünmüyor. Gerçek bir aile politikası, aileyi kutsallaştırmaktan önce aile içindeki kırılganlıkları görebilmeyi gerektiriyor. Çocukların korunabildiği, kadınların ekonomik ve psikolojik olarak güçlendirildiği, şiddetin “mahrem mesele” sayılmadığı, psikolojik destek mekanizmalarının yaygınlaştırıldığı bir yapı kurulmadan yalnızca “aile değerleri” vurgusu yapmak eksik kalıyor. Çünkü bugün toplumun karşısındaki temel sorun, ailenin zayıflaması değil; kimi zaman denetimsiz, kapalı ve sorgulanamaz hâle gelen aile yapılarının kendi içindeki karanlığı görünmez kılabilmesi.

Belki de bu yılın gerçekten “Aile Yılı” olabilmesi için önce şu soruyu dürüstçe sorabilmek gerekiyor: Biz aileyi korumaya mı çalışıyoruz, yoksa yalnızca aile fikrini mi koruyoruz? Çünkü bazen en büyük toplumsal yüzleşme, güvenli olduğunu düşündüğümüz yerlerin neden bazı insanlar için en tehlikeli alanlara dönüşebildiğini kabul etmekle başlıyor.