“Hiç kimse, teninin rengi, kökeni ya da inancı yüzünden başka bir insandan nefret ederek doğmaz. İnsanlar nefret etmeyi öğrenir; nefret öğrenilebiliyorsa sevgi de öğretilebilir.” (Nelson Mandela)
Nelson Mandela’nın adı iki ayrı alanda karşımıza çıkıyor. Güney Afrika’nın özgürlük mücadelesinde ve insan belleği üzerine yapılan tartışmalarda. “Mandela Etkisi” denilen kavram, kalabalık bir topluluğun yaşanmamış bir olayı gerçekmiş gibi hatırlamasını anlatıyor. Terimin çıkışında Mandela’nın 1980’li yıllarda cezaevinde öldüğünü düşündüğünü söyleyen insanlar var. Gerçekte Mandela 1990’da serbest kaldı, 1994’te Güney Afrika’nın demokratik seçimlerle göreve gelen ilk siyahi cumhurbaşkanı oldu, 2013’te yaşamını yitirdi. Zihnin kurduğu bu ortak yanılgı ilgi çekici fakat onun yaşadığı gerçek hayat, hafızanın ürettiği yanlış hatıradan çok daha sarsıcı.
Apartheid rejimi altında insanların eğitim hakkı, yaşadığı mahalle, bineceği araç, çalışacağı iş ve kullanacağı oy ten rengine göre belirleniyordu. Hukuk eğitimi alan Mandela, karşısındaki düzenin birkaç kötü uygulamadan ibaret olmadığını gördü. Ayrımcılık kanunla korunuyor, devlet eliyle gündelik hayatın içine yerleştiriliyordu. Buna karşı yürüttüğü mücadele ona yirmi yedi yıllık mahkûmiyet getirdi. Robben Adası’ndaki dar hücrede gençliğinin ve orta yaşının büyük bölümünü geçirdi.
Mandela’yı dünya tarihindeki pek çok siyasi figürden ayıran taraf cezaevinden çıktığı gün daha açık görüldü. Yıllarını elinden alanlarla hesaplaşma imkânı önündeydi; o, ülkesini yeni bir ırk kavgasına sürükleyecek dili reddetti. Yaşanan suçların üzerini örtmedi, acıları yok saymadı. İntikamın Güney Afrika’ya yeni mezarlar kazandıracağını biliyordu. Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduğunda önünde parçalanmış bir toplum vardı ve o toplumu ortak bir gelecek fikrinde buluşturmaya çalıştı. En büyük başarısı seçim kazanması kadar, gücü eline aldığında öfkesinin buyruğuna girmemesiydi.
Bu tavrı sanatın da ilgisini çekti. Otobiyografisi “Özgürlüğe Giden Uzun Yol” dünyanın pek çok dilinde okundu. Yaşamı filmlere, belgesellere, tiyatro yapıtlarına, şarkılara ve fotoğraf sergilerine taşındı. Sanatçılar onun portresinde bir devlet başkanından fazlasını gördüler; yıllarca baskı altında tutulduğu hâlde kişiliğini kaybetmeyen, serbest kaldığında karşısındakine benzemeyen bir insanı. Onun yüzündeki çizgiler yakın tarihin acılarını; gülümsemesi ise o acılara teslim olmayışını anlatıyordu.
Birleşmiş Milletler, Mandela’nın doğum tarihi olan 18 Temmuz’u Nelson Mandela Günü ilan etti. Günün merkezinde uzun konuşmalar ya da resmî törenler yer almıyor. Mandela’nın halkı ve insan hakları için verdiği 67 yıllık emeği anmak amacıyla herkese 67 dakikasını bir başkasına ayırma çağrısı yapılıyor.
Bir okulun kitaplığına kitap götürmek, bir öğrencinin masrafına katkıda bulunmak, çevreyi temizlemek, bir fidan dikmek, yaşlı bir komşunun alışverişini yapmak, ihtiyaç içindeki bir aileye destek olmak… Yapılan işin büyüklüğünden çok, başka bir insanın hayatında oluşturduğu karşılık önem kazanıyor.
Mandela’nın doğum gününü anmanın en güzel yolu da burada başlıyor. Onun fotoğrafını paylaşmakla yetinmeyip 67 dakikamızı bir insanın yükünü hafifletmeye ayırmak. 18 Temmuz’da bir kapıyı çalabilir, bir çocuğa kitap verebilir, hiç tanımadığımız birine yardım eli uzatabiliriz. Mandela, yaşamı boyunca insanların birbirine çizdiği sınırları kaldırmaya uğraştı. Bize düşen ise her daim kendi çevremizde küçük bir sınırı ortadan kaldırmak ve insanlığımızı sonsuz kılmak olmalıdır.